Kirpi Edebiyat ve Düşün Dergisi

Canımsın – Ahmet Faruk Keçeli

Annem’e

Yirmi bir nisan bin dokuz yüz kırk birde doğdu. Hayatı çilelerle ve mücadele ile geçti. Yaşamını doğurduğu çocukların iyi yetişmesine adadı. Onun için toplumun ona biçtiği rolü en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştı. Maalesef çocukları toplum dışı ulvi hasletlere kendini adadığından tam onun istediği şekilde yanında yer almadı. Bu bir nebze onda hayal kırıklığı yarattı. Sadece bu değildi hasletlerini hüsrana çeviren. Mücadeleci tavrı onda arkadaş edinme sıkıntısı da yaratmıştı. Devamlı münakaşayı günlük hayatında iş olarak edindi. Ama öyle bir hale geldi ki, hiç de sevmediği insanların yardımına ihtiyaç duydu. Sevdiği insanlar ise mücadelenin münakaşasından bıktıklarından ondan uzak durdu.

Adı Hacer, kalbi kara taş misali donuktu. Yaşam onunla alay etti. Ama elinin uzandığı yere kadar başkalarına yardım etmekten uzak durmadı. Bu yüzden kaldığı ev bir hayırseverler sofrası misali herkese açık oldu. Babasından ve kocasından kalan mirası gönülden başkalarının yardımına sunmaktan geri durmadı. Yakından tanıyanların söylediği gibi, on dokuz haziran iki bin yirmi birde bulunduğu kasabanın bir çınarı gibi sonsuzluğa uğurlandı. Arkasından ne ağıtlar yakıldı, ne de hayırhaş kendini paralarcasına ağlamalar duyuldu. Tam bir vakur içinde öte dünyaya göçü, bir noktada nur içinde yatmasının duası ile gönderilmesi, melekleri andırır yüzünün son nefesini verirken girdiği şekli, onu sevenlerinden ve onun sevdiklerinden ayrılmasının en nihai noktası idi.

Eskilerin dediği gibi, yardıma muhtacı oldu ama, başkalarına yük olmadan tam altmış üç gün içinde son nefesini hastanede verdi. Yorgundu. Onu yoran hayatının çetrefilli oluşu, engellerin karşısına çıkması, hayatın hep istediği gibi olması için canhıraş çalışma arzusunun verdiği yorgunluk ve yenilmeyi asla kabul etmeyişi, küçük dünyasının büyük arzuları… Ancak onun için asla bir kaybeden diyemezdik. Dünya değiştirirken melek yüzünün anlattığı gibi geride kalanları yüz üstü bırakmadı. Görevini yapmış olmanın verdiği mutluluk vardı yüzünde.

Bin dokuz yüz altmışlarda ev değiştirdi. Buna aile değiştirdi dersek daha iyi anlatmış oluruz. Eski ailesi yakındı. Yeni ailesi ise yeni yer aldığı kasabada, il olma özlemini taşıyan bir güruhun ileri gelenleri arasında, günlük mücadele içinde çok işli idi. Tütün işini eski ailesinden biliyordu. Yeni ailesinde kunduracılık tüccarlığını da öğrendi. Eşi İstanbul’da toptancıya gittiğinde dükkanı beklemekle alıştı. Eşinin ruhsal sıkıntılar yaşadığı uzun aralıklarda, alışkın olunmayan bir medeniyette tam bir iş kadını oldu. Artık aksaklıkların ailesini sarmaladığı düzende, küçük burjuvalıktan işçi ailesi olmaya doğru sınıfsal düzene boyun eğmek zorunda kaldı. Hayatındaki engebelerde yanında mücadele edecek bir yardımcı dahi bulamadı. Çocuklarının okulu ve iyi yetişmesi onun için her şeyden önemli oldu. Bazen ev ve mekan değiştirerek, bazen uzaktan çocuklarına yokluk ve yoksunluk hissettirmemeye çalıştı. Çocukları ise küçük burjuva kültür ile işçi sınıfı kültürü arasında bocalamalar yaşayarak büyük şehirlerin girdabında kendilerine yer edinmeye çalıştılar. Ailesi çocuklarına hiçbir şey vermedi diyemeyiz, çünkü bazen çocukları merkezde üst orta sınıf yaşantıyı bile onun sayesinde yaşadılar.

Kocasını genç yaşta kaybetti. Daha kırk yedisindeydi, ortanın başı ve mutlu günleri yaşamanın en imkanlı zamanıydı. Bağrına taş bastı. Geleneklere bağlı olarak evini kapatmamak isteği ve merkezdeki çocukları ile kasabası arasında daimi bir köprü oldu. Çocukları kendilerini geliştirmek için yurt dışına çıkarken, onlara engel olmayarak yollarını gözledi. Çocukları okullarını uzatmalı bitirirken de sadece sıkıntılarını paylaştı. Oğlunun ruh sağlığı sorununda, onun için en büyük yardımcısı oldu. Bin dokuz yüz doksan beşte evliliği ve bin dokuz yüz doksan altıda mezuniyeti ile mutluluklarını paylaşmakta en büyük destekçisiydi. Boşandığında en fazla karşı çıkan, gelinini almaya giden, bunun için itelenmeyi bile göze alan bir direkti. Bütün bu davranışları mücadeleyi bırakmama alışkanlığından kaynaklıydı.

Çeşitli dernek ve sivil toplum kuruluşlarına maddi ve manevi destek vermekten geri durmadı. Evinde bazen yalnız, bazen evlatlığı ve bazen oğluyla ile güzel günler geçirmeye çalıştı. Evine misafir geleni asla boş geri çevirmedi. Sadece misafirleri değil, uzaktaki tanıdıklarına bile yardımdan geri durmadı. Sevme Sanatı’nı Erich Fromm’dan öğrenmedi, ama sevgisi ile bütün dostlarını kucakladı.

İktidar mücadelesini topluma ve çevreye karşı hep tek başına verdi. Kimseden yardım istemedi ve konu iktidar olunca kimseye de yardım etmedi. Bu mücadeleyi de Michel Foucault’dan öğrenmemişti. Yaşadığı kasabanın günlük deneyiminin ve kalabalık bir ailenin ferdi olarak yetişmesinin sonucuydu.

En çok sevdiği lider Mustafa Kemal Atatürk’tü. Adına kurulu derneği üyesi olarak hiçbir faaliyet ve yardımdan geri durmadı. Kasabasının Şehit Aileleri Derneği’nin yakın ismi ve yönetiminin en büyük destekçilerinden biriydi.

Toplu olarak gezmeyi çok severdi. Bahsi geçen sivil toplum kuruluşlarının gezilerinden geri durmadı ve geziler için öncülük etti. İnancından dolayı tek yurt dışı seyahatini Hacılık farzını yerine getirmek için Kabe’ye yaptı. Mütedeyyin Müslüman olarak itikadı tamdı, kimsenin inancına karışmazdı, çocuklarının inancına asla müdahale etmedi. Sadece adet, gelenek ve göreneklerine göre, çocuklarının toplumsal bilinçlerini yüksek tutmaya çalıştı.

Aslında mal varlığı konusunda hiçbir eksiği yoktu. Üst orta sınıf ailelerin yaşam standartlarını sağlayacak mal ve mülke sahipti. Yukarda bahsedilen işçi sınıfı ailesi özelliğini arızi bir durum olarak görmek lazım. Kendine ait geliri olduğundan geçimini rahatça sağladı. Sadece son hastalığı döneminde kızının yardımına ihtiyaç duymuş olabilir. Bunun da geçici bir durum olduğunu söylersek yanlış etmiş olunmaz.

Hastalığının seyri arttıkça kaygıları da arttı. Kendisi için duymadığı kaygıyı en çok da oğlu için duydu. Yalnız bunu yaparken hiç de hoş olmayan yollara başvurduğu söylenebilir. Oğlundan genelde şikayetçi olmamasına karşın, anlaşamadıkları noktalar aile düzeni hakkındaydı. Yukarıda anılan mücadeleci kişiliği özellikle oğlunun tıp eğitimini bırakıp iktisat öğrenmek için ODTÜ’ye gitmesiyle ayyuka çıktı. Bunun standart taşralı kafasından öte bir şey olmadığı malumdur. Taşrada meslek olarak öğretmenlik, avukatlık ve doktorluk gibi belli başlı meslekler bilinir. İktisatçıların ne işe yaradıkları sıradan insanlar için muammadır. Bu yüzden kaygının sebebi daha iyi anlaşılmalıdır.

Böyle dünya işlerinden sonra sonsuzluğa, meleklerin yanına yolculuğu Cumartesi günü oldu. Mekanının altından baldan nehirlerinin aktığından, yemyeşil ormanlık arazide geyiklerin koştuğundan, ruhunun en mutlu şekilde özgür olduğundan hiç kuşku duyulmamalıdır. Önünde altından tabaklarla en lezzetli yemeklerin sunulduğundan, çeşit çeşit meyvelerin tepsi içinde getirildiğinden de hiç kuşku duyulmamalıdır. Son hastalık halleri günahlarına kefaret olarak anılıyor olsa gerek. Temenni odur ki böyle ola!.. Yoksa yaşadığı hayat ve verdiği mücadele göz önüne alındığında canımın bu dünyada mutluluğu ve öbür dünyada nurlar içinde yatması beni sadece rahatlatır. Yoksa artık bu saatten sonra bu dünyada görüşmeyeceğimizden, ancak umudum diğer dünyada cennette kavuşmak olacaktır. En son konuşmalarımızın birinde “Onun için ölebileceğimi” söylemem lafzi değildi. İnsanın annesi ve babası için ölmeyi göze alabilmesi, ancak onu onların çocuğu olabildiğinden dolayıdır.

Ben de bu yüzden canımsına böyle söyledim. Ayrıca onu zaman geçtikçe daha fazla arayacağımı biliyorum. Evimizin direğiydi. Şimdi iç ve dış sorunlarla büyüğe danışmadan uğraş dur. Hayat bazen herkese adil olmuyor. Canımsına olmadığı gibi bize de pek adil olacağını sanmıyorum. Ancak canımsının mücadelesi şiarım olacaktır!.. Nur içinde yatsın.

KİRPİ EDİTÖR