Kirpi Edebiyat ve Düşün Dergisi

HASTALIKLI İLİŞKİLER- Erdem Özçelik

Bazen hepimiz karmakarışık duygulara bürünürüz. Tek söz etmek gelmez insanın

içinden. Tüm dünya karşında dursa bile bıçak kesmişçesine kilitlenir kalırsın o an. Sanki dilini

yutmuş gibi sessizliğe, suskunluğa sığınırsın. Aslında söylenecek ne çok şey vardır.

Söylenecek ne ağız dolusu kelimeler, cümleler bulunuyordur da konuşmaya mecalin yoktur.

Hatta delicesine haykırmak, tüm kainata isyan etmek istersin. Zira yine yüreğinin

derinliklerindeki volkan kabarmıştır. Bir dokunsalar herkesi, her şeyi, her yeri yakacak,

darmaduman edecek kadar kızgındır lavların. Ama tek çaren susmaktır. Sol yanının

dehlizlerinde kavrularak susmak… Lanetlenmişçesine susmak… Feridun’da böylesi bir halde

tuvaletteydi. Eğik yüzüne deli gibi su çarpıyordu. Tekrar, tekrar, tekrar…

Siren seslerini duyduğunda ise toparlanmaya başladı. Gelenler polis ekipleri

olmalıydı. Eşi için gelmişlerdi. Salonda cansız halde yatan can yoldaşı, ömrünün diğer yarısı,

hayatının nadide çiçeği için kapı önündeydiler. Ölmüştü genç kadın. Sessizce diyar

değiştirmiş, sonsuzluğa yelken açmıştı. İncecik, narin bedeni delik deşik olmuştu. Her yanı

kan revan içindeydi. Kan davalıları olmalıydı bu hunharca cinayeti işleyen. Başkası

yapamazdı. Ömrünü eksik bırakan, dünyasını başına yıkan onlardan başkası olamazdı. Ve

nitekim polis ekiplerine de bu yönde bilgi verdi. Sonrasında da cenaze işlemleri için harekete

Feridun’ların aile mezarlığı Çınarcık köyündeydi. Köy iki mahalleden oluşuyordu.

Halkı, oldukça kalabalıktı. Ve bir o kadarda dağınık yapıdaydı. Ahşap evleri oldukça fazlaydı.

Köy mezarlığıysa orta mahalledeydi. Ve küçük denilebilecek cinstendi. Köy halkından bir çok

vefat etmiş insan burada yatıyordu. Cemre içinde bu bölgeye mezar kazdırılmıştı. Feridun’da

arkadaşlarıyla tabut eşliğinde mezarın kazdırıldığı bölgeye doğru yürüdü. Sonra elleriyle

tabutu açtı. Kıpkırmızı, kan çanağına dönen gözleriyle son kez baktı Cemre’sine. Sanki derin

bir uykuda gibiydi. Uyanıp hareket edecekti eskisi gibi. ‘’ Feridun…‘’ diyecek gibi geliyordu.

Halbuki sadece o öyle sanıyordu. Zira Cemre yoktu. Ölmüştü. Ve tek gerçek buydu.

Sonra genç adam, çevredekilerin yardımlarıyla eşini mezarına indirdi, tahtalarını

yerleştirmeye başladı. O sıra bütün organları kan ağlıyordu sanki. Sanki, kocaman bir

karanlığa gömülmüştü. Tıpkı pusulasını yitirmiş, yönünü bulamayan amalar gibi. Cevapsız

sorulara, susturamadığı acayiplere kaptırmıştı kendini. İçini basan karabasanlara, şeytanlara

yenilmişti. Hatta kim olduğunu bile hatırlamıyordu. Ve son tahtayı yerleştirmesinin ardından

zar zor yukarıya çıktı. Hocalar dua okurken de uzun uzun yaşanılanları seyretti. İnsanların

davranışlarını, Cemre’sinin üzerine atılan toprağın yükselişini, her şeyi, her yeri izledi. Ve o

sıra ansızın insan kalabalığının arasında, ağaçların bulunduğu tarafa yakın siyah şapkalı, siyah

gözlüklü, sakallı birini fark etti. Hatta fark etmekten çok ilk görüşte tanıdı. Bu gizemli adam,

kan davalı olduğu ailenin küçük oğlu Tahir’di. Yani ocağını söndüren, hayatını kabusa

çeviren, Cemre’sinden bir ömür boyu ayıran canavardı. Şimdi ise yarım kalan işini

tamamlamak için kendisini arıyordu. Bir an önce işini bitirecek ve sözde ailesinin intikamını

alacaktı. Fakat Feridun, ondan önce davranarak öfke ile hayatını mahveden adamın üzerine

doğru koşmaya başladı. Aynı anda da ”Kaçma şerefsiz herif. Buraya gel. Beni de vur ve işini

tam olarak bitir. Cemre’mi öldürdün, beni de öldür.” diye bağırdı. Ormanın içlerine doğru

nefes nefese koşmaya devam ettiler. O kovaladıkça Tahir tüm hızıyla kaçıyordu. Dakikalarca

Tahir önde Feridun arkada koşmuşlardı. Fakat Tahir, son anda uyanıklık göstererek

çalılıkların arasında izini kaybettirmeyi başarmıştı. Feridun ise adımlarını yavaşlatarak

durmak zorunda kaldı. Ve yorgunluktan olduğu yere çöktü.

Geriye döndüğündeyse polis mezarlıktaki cemaatten konu hakkında bilgi topluyordu.

Arkadaşları haber vermişti ekiplere. Feridun’un kötü bir şey yapmasından korkuyorlardı. Zira

genç adam kendinde değildi. Ruh gibiydi. Duygularını yitirmiş, yaşayan bir cesede

dönüşmüştü. Düşünemiyor, konuşamıyordu. Tüm delilikleri yapmaya müsaitti yani.

Arkadaşları da onu korumak adına yardımcı olmaya çalışıyorlardı.

Akşam olduğundaysa tüm konu komşu eksiksiz genç kadının dini duaları için bir

araya gelmişti. Herkes Cemre için dualar okuyor, ruhunun şad olması için yakarışlarda

bulunuyordu. İmamlar, hocalar onun için tüm bildiklerini yapmaya çalışıyorlardı. Bu sırada

Feridun’da tenha bir köşede sessiz sedasız ağlıyordu. Keşke Cemre yaşasaydı da ben ölseydim

diye geçiriyordu içinden. Keşke tüm dünya yerle bir olsaydı da o ölmeseydi diye

haykırıyordu. Keşke güzel gözleri bu şekilde kapanmasaydı dünyaya. Hep yeşil yeşil

baksaydı. Hep içtenliğiyle gülümseseydi. Zira o gülümsediğinde kainat gülümserdi. Tüm

çevre kahkahalarına imrenirdi. Göz yaşı döktüğünde de her yer yıldırım düşmüşçesine

yanardı. Bir farktı yani kirlenmiş dünyada.

Diğer tarafta dini vecibeler tamamlandığında misafirler ufak ufak toparlanmaya

başlamışlardı. Hatta bazıları gitmişti bile. Geriye kalanlarda birer ikişer dağılıyorlardı. Herkes

Cemre için fazlasıyla üzülmüştü ama, yapılacak bir şey yoktu. Genç kız ebedi istirhatgahına

göç etmişti. Bundan sonrası sadece sabırdı, güçtü. Sabır ve güç olmadan bu vahşete

dayanılamazdı. Başka ne yapılabilirdi ki zaten. Sonra son misafiri de yolcu eden genç adam,

içindeki yangının verdiği acıyla bir sigara yaktı. Derin bir nefesle içine çektiği dumanı nefret

kokan haliyle dış dünyaya bıraktı. Zira canı yanıyordu. Kafası karmakarışıktı. Ne yapacağını

bilmiyordu. Tüm dünya üzerine yıkılmış gibiydi. Ve o sıra sokağın karşısındaki çöp

kutusunun arkasında bir gölge fark etti. Koşarak o yöne doğru ilerlemeye başladığında

gölgenin mezarlıkta gördüğü adam olduğunu anladı. Yani yine Tahir’di evini gözleyen. Yine

aynı giyinmişti. Siyah ceket, siyah şapka ve siyah pantolon… Onu fark etmesine rağmen

yakalama şansıysa hiç yok gibiydi. Fazlasıyla hızlı koşuyordu. Ve oldukça uzaktı. Bunu

anladığında da belindeki silahını çıkardı, tetiğine dokundu. İki el arkasından ateş etti

durdurmak için. Ama hedefe denk getiremedi.

Öte yanda polis ekipleri konuyu geniş açıdan değerlendirmek adına her detayı

inceliyorlardı. Zira Tahir ve ailesi hakkında tüm bilgilere ulaşmışlardı. Tahir, yıllar önce kan

davasından uzak durmak adına Almanya’ya işçi olarak gitmişti. Orda düzen kurmuş, aile

edinmişti. Güzel bir Alman kızıyla evlenmiş, iki çocuğu olmuştu. Yıllardan beri yurduna

uğramamıştı. Tahir dışında da Karacalar ailesinden yaşayan yoktu. Yani Cemre’nin katili

Tahir Karaca olamazdı. Öyleyse Feridun neden ısrarla Tahir’i gördüğünü iddia ediyordu. Bu

durum aydınlatılması gereken ciddi bir noktaydı.

Bunun yanında polisler Cemre ve Feridun hakkında yaptıkları araştırmalarda ilginç

detaylarla karşılaşıyorlardı. Öyle ki Feridun, eski bir hükümlüydü. Uzun süre adam

yaralamadan cezaevinde yatmıştı. Öncesinde de annesine, babasına ve eşi Cemre’ye ciddi

zararlar verdiği, bu nedenle de kısa süreli içeriye girip çıktığı bilgine ulaşılmıştı. Yani

Feridun, sağlam bir pabuç değildi. Dolayısıyla bu da onu şüpheli koltuğuna oturtuyordu.

Ancak net bir şey söylemek için henüz erkendi. Ve ciddi bir fikre ulaşmak için tek yol cinayet

aletindeki parmak izinin kime ait olduğunun öğrenilmesi ile olacaktı.

Ertesi günkü Adli Tıp Kurumunun bilgilerine göre ise katil Feridun’du. Zira cinayet

aletindeki parmak izleri ona aitti. Yani yürekleri yakan çığlıklarla göz yaşı döken adam

sevdiğini acımadan katletmişti. Gözünü kırpmadan bıçaklamıştı Cemre’sini. Her yanını delik

deşik etmiş, gözünün yaşına bile bakmamıştı.

Sonrasında ortaya çıkan bu gerçekle polis ekipleri harekete geçti. Kısa zamanda genç

adamı gözaltına alınarak karakola götürdüler. Ve ilk ifadesini aldılar. Buna göre Feridun,

Cemre’yi kendisini mühendis Tanju beyle aldattığı için öldürdüğünü itiraf etmişti. Hatta gizli

gizli buluşarak birlikte olduklarını bile sözlerine eklemişti. Cinayet saatindeyse eve baskın

verir gibi girerek sözde yaşanılan ilişkiyi ortaya çıkarmaya çalışmıştı. Ancak evdeki hesap

çarşıya uymamış, beklediği gibi olmamıştı. Evde zavallı Cemre’den başka kimse yoktu. Ne

Tanju bey evdeydi, ne de uygunsuz bir durum söz konusuydu. Her şey sıradandı. Olumsuz,

olağan dışı hiç bir şey yoktu. Fakat Feridun aldatıldığına bir kez inanmıştı. Ve bu nedenle

ısrarla eşini sıkıştırıyor, aklında kurguladığı konuyu kabul ettirmeye çalışıyordu. Zaten ne

olduysa o sırada olmuştu. Öyle ki genç adam yaşanılan tartışma ve itişmeler sırasında

öfkesine yenilmiş, Cemre’yi yedi yerinden bıçaklayarak öldürmüştü.

Gazetede okuduğu kadın cinayeti haberiyle derin düşüncelere dalan Cemre, kapının

zili ile kendine geldi. Yavaşça yerinden kalkıp kıyafetlerini düzeltti. Gazeteyi toparlayarak

kütüphanesine koydu, terliklerini giyerek küçük adımlarla kapıya doğru hareketlendi. Israrla

çalan zile ise ” Tamam geliyorum. Patlama. ” diyerek sesini duyurmaya çalıştı. Aynı anda da

okuduklarını düşünüyordu. Haberden çok etkilenmişti. Hunharca öldürülen Gamze’ye çok

üzülmüştü. Kendisinin de güzeller güzeli bir kızı vardı. Evlenmek için hazırlık yapıyordu. Ve

okuduğu haberle bir an onunda kaderinin bu yönde olmasından korktu. Zira tüm ülke delirmiş

gibiydi. Her gün sayısız insan öldürülüyordu. Bunlardan bir çoğu da kadındı. Herkes nefret

kusuyordu sanki. Herkes bir önceki günden daha öfkeliydi. Dolayısıyla kızı için

endişelenmekte yerden göğe kadar haklıydı. Ama kendi başına yapabileceği fazla bir şey

yoktu. Bu sorumluluğu devletin yerine getirmesi gerekiyordu. Yasalarla, caydırıcı kurallarla,

adli cezalarla önüne geçilmeliydi. En önemlisi eğitime ağırlık verilmeliydi. Herkesin bir insan

olduğunun, kimsenin ölümü hak etmediğinin, yaşam hakkının tüm insanlar için önemli

olduğunun öğretilmesi gerekliydi.

Kapıya ulaştığındaysa yavaşça eğilerek delikten baktı. Gelen güzeller güzeli kızıydı.

Yine her zaman ki gibi neşe saçıyordu. Güzelliği tüm dünyaya inat fark yaratıyordu.

Kirlenmiş, nefret kokan yer kürenin cennetiydi. Herkesin imrenerek baktığı bir harikaydı.

Sonra yavaşça üst kilidi, ardında da alt kilidi açarak kapının koluna bastırdı; kendine doğru

çekti. Ve gülümseyen haliyle kızına sarıldı. Bir süre hiç bir şey söylemeden öylece durdular.

Annesinin bu haline İpek’te çok şaşırmıştı. Anlam verememişti durumuna. Ama böylesi hoş

bir sevgi manzarasından da şikayetçi değildi. Sonrasında beraberce içeri geçerek sıcak

sohbete koyuldular.

KİRPİ EDİTÖR