Gecenin karanlığı, yol kenarındaki ağaç
yapraklarına düşen ay ışığına kıskanırcasına
saldırıyordu. Her yerin karanlık olmasını
istercesine… Yolun sonsuzluğuna kahkahalar
ve ağlama sesleri karışıyor, neşe ile hüzün
aynı karede buluşuyordu. Bu zıtlığın bana
böylesine bir zevk vereceğini hiç
düşünmemiştim.
Zifiri karanlık…
Uçsuz bucaksız bir yolun ortasında, tüneli
andıran ağaçların arasında iki ev. Karşılıklı.
Pencereleri açık, tek katlı, küçük bahçeleri
var. Her birinin önünde, “Bu evlere girmeye
yetkiniz yok,” der gibi duran ahşap bir çit.
Gariptir, sağdaki evin çiti siyaha, soldakinin
ise beyaza boyanmış.
Hafif bir rüzgâr esiyor. Rüzgârın ahengine
yalnızca köpekler eşlik ediyor. Uğultular mı,
yoksa kendi aralarında söyledikleri bir şarkı
mı bu, bilmiyorum. Ama anlaşılmaz bir huzur
veriyor bana.
Yolun ortasında, iki evin tam arasında
beklerken birden kendimi o şarkıya eşlik
ederken buldum:
“Yok olmak…
Hem de hiç yaşamamış gibi,
Sadece senin gözlerinden,
Kalbinden yayılan iyilikle
varlığımı sürdürebilmek…”
Sonra birden sustu şarkılar. Aynı anda
başladı kahkahalar ve ağıtlar.
Kahkaha siyah çitli evden, ağıt ise beyaz
olandan geliyordu.
Beyaz evden, ölümle dans ederek yükselen
bir
ruh, beyazlar içinde simsiyah eve giriyor; yeni
bir yaşama “merhaba” diyordu.
Bağdaş kurdum, seyretmeye başladım.
Varoluşun ve yok oluşun muazzam
görselliğini…
Ölür ve doğarsın.
Ya da doğar ve ölürsün.


Bir cevap yazın