21 Ağustos 1926, İstanbul – 12 Ağustos 1999, Datça
“En Güzel Şiiri” Yaşamıydı
Diliyle, zekâsıyla, birikimiyle ve dünya görüşüyle Türk şiirinde başlı başına bir damar olan Can Yücel, yalnızca şiir yazmadı; Türkçenin sınırlarını zorladı, sözcüklerle oynadı, gündelik konuşma dilini şiirin içine taşıdı. Mizahı öfkeyle, sevgiyi isyanla, kabalığı incelikle yan yana getirebilen ender şairlerden biriydi.
Belki de bu yüzden Can Yücel’in “en güzel şiiri”, yaşadığı hayattı.
Muhalifti. Sözünü sakınmazdı. İktidarla, otoriteyle ve yerleşik kabullerle arasına daima mesafe koydu. Bunun bedelini de mahkemelerle, soruşturmalarla, yasaklarla ve cezaeviyle ödedi.
12 Mart döneminde aldığı mahkûmiyetin ardından Adana Cezaevi’nde yattı. Sonraki yıllarda da yolu adliye koridorlarına sık sık düştü.
12 Eylül döneminde “Rengahenk” kitabı müstehcenlik gerekçesiyle yargı konusu oldu ve toplatıldı. Aynı dönemde yazdığı “Beşi Bir Yerde” şiiri nedeniyle Kenan Evren ve dönemin diğer askerî yöneticilerine hakaret ettiği iddiasıyla hakkında dava açıldı.
Bu davayla ilgili yıllardır anlatılan bir diyalog, Can Yücel’in mizah anlayışını özetleyen bir anekdota dönüştü:
Hâkim sorar:
“Şiirinizde hep ‘göt’ diyorsunuz. Daha kibar söylenemez mi?”
Can Yücel’in cevabı hazırdır:
“Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre bu memlekette göte göt denir.”
Kenan Evren de başka şiirlerinde Can Yücel’in sivri dilinden payını alacaktır:
“Kabaramazsın kel Fatma,
Atan güzel, sen çirkin.”
Can Yücel’in yargılandığı bir başka olay ise Süleyman Demirel döneminde yaşandı. Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel’e hakaret ettiği gerekçesiyle 18 Mart 1998’de bir yıl iki ay hapis cezasına çarptırıldı.
Kamuoyunda cezanın affedilmesi için çağrılar yükselirken Can Yücel yine kendine özgü diliyle karşılık verdi:
“Ben kahraman değilim
Demirel beni affedecekmişse
Kolay gelsin!
Benim endişem,
Ya beni affetmeden önce
Eceli gelip ölürse…
Ama onu affetmeye benim
Sıkletim yetmez
Ne de cesedim…”
Onun şiirinde ölüm bile ağırbaşlı bir vedaya dönüşmezdi. Ölümle de dalga geçer, onu hayatın doğal akışı içinde karşılamaya çalışırdı:
“Ölüm bir eşek şarkısıdır
Gelir geçer göçer.”
Takvimler 12 Ağustos 1999’u gösterdiğinde Can Yücel’in yaşam yolculuğu sona erdi.
Ardında yalnızca şiir kitapları değil; kendine özgü bir Türkçe, bir muhalefet biçimi, kahkahayla öfkenin birbirine karıştığı benzersiz bir şiir dünyası bıraktı.
Şükran Kurdakul onu “Sözünü budaktan esirgemeyen bir kabadayı” diye anlatırken, Zeynep Oral’ın tasviri Can Yücel’in şiir dünyasını başka bir tarafından yakalar:
“Şiiriyle kahkaha çiçekleri üreten, sözcüklere habire takla attıran, dizeleri rengârenk çemberlerde fır döndüren yaramaz bir çocuk; imgelere pabucunu ters giydiren bir sihirbaz…”
Can Yücel’in kendi sözü ise sanki bütün bir hayatının kapanış cümlesidir:
“Konser oldum, bitmemiş senfoniyi bitirdim.”
Bir de Can Yücel’e Yapılan “Ölüm Sonrası Haksızlık” Var…
Can Yücel’in ölümünden sonra adına yapılan en büyük haksızlıklardan biri, ona ait olmayan yüzlerce dizenin ve şiirin “Can Yücel” imzasıyla internette dolaşıma sokulması oldu.
Öyle ki şairin diliyle, şiir anlayışıyla, dünya görüşüyle ve hatta kimi zaman siyasi duruşuyla hiçbir ilgisi bulunmayan metinler yıllarca onun adıyla paylaşıldı. Bu yanlış atıflar zamanla sosyal medyanın sınırlarını da aşarak gazetelere, televizyon programlarına, dizilere ve sinemaya kadar ulaştı.
Oysa Can Yücel’i tanımak için ona yakıştırılan romantik internet sözlerine ihtiyaç yok.
Gerçek Can Yücel zaten yeterince güçlüdür.
Çünkü onun şiirinde hayat vardır:
Sokak vardır.
Kavga vardır.
Aşk vardır.
Küfür vardır.
Kahkaha vardır.
Memleket vardır.
İsyan vardır.
Ve hepsinin ortasında, bütün ağırlığı ve oyunbazlığıyla Türkçe vardır.
Can Yücel, Türkçeyi yalnızca kullanan değil, onu eğip büken, sözcükleri birbirine çarpıştıran, kimi zaman kahkahaya kimi zaman öfkeye dönüştüren büyük bir dil işçisiydi.
12 Ağustos 1999’da aramızdan ayrılan Can Yücel’i ölüm yıldönümünde sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.
Sözünü sakınmayanların,
şiiri hayattan ayırmayanların,
Türkçenin bütün renkleriyle konuşanların ustasına…
Saygıyla.
Fotoğraflar:
Cezaevi fotoğrafları: Abdullah Nefes ve Ozan Telli arşivi.
Diğer fotoğraflar: Gazete ve dergi arşivleri.












Bir cevap yazın