Ey Ateş !
Ben İbrahim değilim…
Bir ruh taşır elbet bu beden ;
Kalanı et, kan , sinir ve kemik.
Ve ruh ; etten de çok acır çoğu zaman.
Biz kutsal emanet belledik yarin sahipsiz bakışlarını,
Sıcak bir yuva arayan parmaklarını, ellerini ,
Öksüz gülümsemesini ve
yetim kalbini…
Kaybolmuştu; dar, çıkmaz bir sokakta.
“Gel” dedik “bak bu ilerisi daha güneşlik ve ferahtır,
Akar; damağı yaz günlerinde ferahlatan sular,
Gülme sesleri yankılanır bahçelerden,
Gelir; nergiz ve yasemin kokuları, nazlı…
Biz O’nu yanımıza çağırdık ve geldi.
Elini yüzünü yıkadı.
Oturttuk havuzlu bahçelerimizde, çiçekler arasında.
İçirdik hararet alan nane çayından.
Dinlendi.
Defne ve envai çiçekle kokulandırdığımız yağlardan sürdük boynuna , omuzlarına.
Antakya ipeklisi libasları geçirdik sırtına.
Ve içeri odaya aldık O’nu.
Rakkaseler girdi içeri ve birbirinden farklı figürler ile O’nun önünde eğilerek, dönerek dans etti.
Gönlünü mest etmeye çalıştılar uzun yolculuğundan önce.
Keyifle seyre daldı, mest oldu.
Akşama doğru raks bitti.
Artık yolculuk vaktiydi.
Zengin soframızı sunduk.
Tatlı şarabımızdan içti.
Kalktı.
Zamanı gelmişti.
Cenbiye’yi beline taktı.
Kefiyesini düzeltti.
Yola çıkacaktı.
Ateşli , sıcak dudakları ile kurumuş dudaklarımıza can verir gibi bir öpücük bağışladı ve gitti.
Arkasından su döktük;
Tez ulaşsın varmak istediği yere ve dönsün imkan bulursa geri; diye.
Bu masal da böyle neticelenmişti…
Bilhan Akkaya
Malabadi Köprüsü – Diyarbakır












Bir cevap yazın