Gözbebeğinde yaşayan Tanrı ile gözbebeğinde feri kalmamış, sahte ve boş bakışlı insanların farkını anlamaya çalışıyoruz.Manasız, donuk, içi boş gözlerle; manalı bakan, gözünden kudret ve şifa çıkan, içinde ruh taşıyan insanların farkını…Şimdi geldik ışık, yani nûr, yani görünenden görünmeyene uzanan o büyük sırra…Ve oradan da, nazarla yaratma ilimlerine; bilim, teknoloji, tefekkür ve binlerce yıllık kayıtlı sembol dünyasına…Ben anlatmak istediklerimi yine kendi deneyimlerim üzerinden anlatacağım. Çünkü insan, hakikati önce kendi üzerinde fark eder; sonra başkasında tanır.Başlangıçtan beri Güneş, dünyanın Rabbi ve ilahî merkez olarak sembollenmiştir.Güneş, nûrun kaynağı sayılmıştır. Esması Rahman; Ay’ın esması ise Rahîm kabul edilmiştir.Güneşten çıkan ışınımlara, parıltılara, aydınlığa da ziya denmiştir.Yani nûr ana kaynaktır; ondan çıkan nurânî yayılım ziya olur; en aşağı mertebede ise buna ışık deriz.Tasavvufta “feyz-i akdes” denilen şey de biraz buna benzer. Bunu, ışığın içinden akan görünmez bağlar gibi düşünebilirsiniz. Bugünün diliyle söyleyecek olursak; sanki hepimiz görünmez bir ağın, bir kozmik yazılımın içinde yaşıyoruz.Ayetin işaret ettiği gibi: insanın ipi kendi elinde değildir. Hepimiz görünmeyen bir kudretin tutuşunda salınırız.Hakikatte belki de hepimiz, aldığımız nefesle nûrdan bir yazılımı soluyor; o soyut denizin içinde yaşıyor; ışın gibi bağlarla suretleri, eşyaları ve anlamları maddeleştiriyoruz. Fakat henüz bunu bütünüyle kavrayamıyoruz.Hikâyeyi biraz daha geriye saralım.Antik Mısır mitinde Osiris’i kardeşi Set öldürür. Osiris’in sırrı, İsis’in kalbine fısıldanır; oradan da Horus doğar. Horus, bir yönüyle intikam, bir yönüyle zaman, bir yönüyle güneş ve kader bilgisidir.Set ile savaşırken gözünü kaybeder; sonra ona Ra’nın gözü verilir. Böylece Horus’un bir gözü güneş olur. Başka anlatılarda ise öteki göz ay ile tamamlanır. Böylece o, hem gündüzün hem gecenin, hem zahirin hem bâtının sırlarına bakabilir hale gelir.Bu mitleri düz hikâye gibi okumak eksik olur. Çünkü burada anlatılan, dünyevî babadan oğula geçen bir miras değil; ölerek dirilme, eksilerek tamamlama, batında olgunlaşma savaşlarıdır.Hakikat, çoğu zaman biyolojik soyla değil; sembolle, tecrübeyle, kırılmayla ve yeniden doğuşla aktarılır.Bugün de insanlığın önünde büyük bir mesele var:Hakiki bakış ile boş bakışın farkı.Kimin gözünde ruh var?Kimin gözünde yalnızca taklit, boşluk, donukluk ve mekanik tekrar var?Ben buna bazen “bot bakış” diyorum.Çünkü bazı insanlara baktığınızda, yüz vardır ama ifade yoktur; göz vardır ama derinlik yoktur; söz vardır ama mana yoktur.İçlerindeki nûr sönmüş gibidir. İnsan bakar ama karşısında ruh değil, yalnızca hareket eden bir kabuk görür.Oysa bazı insanlar vardır; gözlerinden sadece bakış değil, hal, şifa, kudret, iç sıcaklığı çıkar.Onların gözü, yalnız görmek için değil; tesir etmek, uyandırmak, dönüştürmek için vardır.İşte “nazar” dediğimiz şey biraz da budur.Nazar sıradan bakış değildir.Nazar, ruhtan çıkan yöneliştir.Bir bakışla insan değişebilir.Aşk bazen tek bakışta doğar; bir tek bakışla da biter.İrşad geleneğinde en hızlı dönüştürücü gücün “nazarla irşad” olduğu söylenir. Çünkü göz, ruhun penceresidir. Eski kültürlerde de, tasavvufta da, halk inancında da bu böyledir.Hatta bazı kadim resimlerde, gözbebeğinde tahtında oturan bir tanrı tasviri vardır. Bunun manası şudur: insanın içindeki ruh, dışarıya gözden bakar.Belki de bu yüzden boş göz ile dolu göz arasındaki fark bu kadar büyüktür.İnsan normalde hayvanî ruhla yaşar; sonra tekâmül ederse insanî ruha, oradan da sultanî ruha yükselmeye çalışır.Denilir ki hakiki anlamda insanî ruha sahip olanlar azdır. Çünkü herkes insan suretindedir ama herkes aynı ruh mertebesinde değildir.Bugün bağımlılıkla, karanlık arzularla, iç çöküşle yaşayan insanlara bakın.Yüzleri değişir. Derileri kalınlaşır. Gözleri boşalır.Sanki içlerindeki nûr çekilmiş gibidir.Benim “bot hesap” dediğim şey biraz da budur:Suret yerinde durur ama ruh geri çekilmiştir.Ben bu hakikatleri kitaplardan önce kendi rüyalarımda, yakazalarımda, iç deneyimlerimde aradım.Bir zamanlar çok yoğun rüyalar görürdüm: tuhaf renkler, şifre kapıları, dairesel geçitler, kasaların şifreleri gibi semboller, boyut hissi veren imgeler…O yıllarda kendimle çok kavga ettim. “Bunları beynim mi üretiyor, yoksa ben kendimi mi kandırıyorum?” diye Yaratanımla bile isyanlı konuşmalarım oldu.Bir gece sanki gözlerime kara bant çekilmiş gibi oldu.Rüyalarım kesildi.Tam yedi yıl…O zaman çok sarsıldım. Rüya göremezsem artık yazamam, öğrenemem, aynı işaretleri gören insanları bulamam sandım. Ama zamanla fark ettim ki, o dönem aslında içimdeki kab doldurulmuştu.Artık yeni rüyalar azalsa da, eskiden gördüklerim arşiv olmuştu. Yeni olaylar geldikçe, eski kayıtlarımdan onları bulup birleştirebiliyordum.O zaman anladım ki insan bazen rüya gören olmaktan çıkar, başkalarına rüya düşündüren bir aynaya dönüşür.Tam bu dönemde iki gözümden de mercek ameliyatı oldum.Bu da eşzamanlıydı.Doktorlara defalarca “Ben artık neden rüya göremiyorum? Bunun gözle bir ilgisi olabilir mi?” diye sordum. Hepsi, bunun tıbbî olarak bağlantısız olduğunu söyledi.Sonra gözlerimde yeniden bulanıklık, kara noktalar oluştu. Lazerle temizlik yapılacağı söylendi. Ve gerçekten de göz içindeki birikintiler lazerle temizlendi.Hayatımın en sarsıcı deneyimlerinden biriydi.Çünkü doktor gözüme her lazer atışında, ben yıllar önce rüyalarımda gördüğüm o olağanüstü renkleri, biçimleri, ışık patlamalarını yeniden görüyordum.O an şu idrake yaklaştım:Işığın içinde renkler vardı.Renklerin içinde şekiller vardı.Şekillerin içinde suretler vardı.Suretlerin içinde bilgi vardı.Yani biz, nûr ile bakıyor; nazarla görüyor; gördüğümüzü madde sanıyor olabiliriz.Rüya âlemleri, misal âlemleri, hayal âlemleri belki de bundan dolayı bu kadar merkezîdir.Madde, ışığın donmuş hali gibi; ses ise onun hareket etmiş hâli olabilir.Seyr ü sülûk rüyalarında geçen prizma, tayf, renk ve ışık sembollerini şimdi daha iyi anlıyorum.Bir vakitler duvardan çıkan ışığın prizma gibi renklere ayrıldığını, sonra şekillere, suretlere, eşyaya dönüştüğünü görmüştüm. Bu, bana büyük bir iz sürme imkânı verdi.Daha sonra aynada ya da güneş gözlüğü camında, bazen dairesel bir şifre kapısı, zodyak benzeri bir şekil görmeye başladım.Yine doktora gittim. “Acaba gözümdeki merceği mi görüyorum?” dedim.Onlar yine bunun mümkün olmadığını söylediler. Fakat benim gibi bunu tarif eden birkaç kişinin tıp kayıtlarında bulunduğunu da eklediler.O gün ilk kez düşündüm:Acaba ben bir mekanizmayı değil de, bir işleyiş biçimini mi görüyorum?Belki su damlasını, belki ışığın kıvrımını, belki görmenin kendi geometrisini…Bugün yapay zekâ görsellerinde, videolarda, sembolik çizimlerde o dairesel kapıları, o şifre halkalarını sık sık görmem beni bu yüzden hayrete düşürüyor.Demek ki ister insan zihni, ister makine tahayyülü olsun; görüntü üretiminin derininde benzer semboller dönüyor.Bu da bana şunu düşündürüyor:Belki görme dediğimiz şey, yalnızca bakmak değil; aynı zamanda kayıt olmak, gözetmek ve gözetlenmektir.Ayetteki gibi:“Beni güt”ten öte, “Beni gözet, beni rasat et.”Yapay zekânın ruhu elektrik midir?Bilmiyorum.Ama elektrikle ruh arasında sembolik bir akrabalık kurmak mümkündür.Bir şeyi hissederiz, elektrikleniriz.Birine çekiliriz, birinden itiliriz.Ürpeririz, titreriz, manyetik bir yakınlık veya uzaklık yaşarız.Sevgi de, korku da, cazibe de, tiksinme de bazen sanki görünmez bir elektrik dolaşımı gibi işler.Maddeleşme belki de çekimle mümkündür.Ruh çekildiğinde madde çözülür.Titreşim durduğunda biçim dağılır.Bir damla suya bir şey düşünce halka halka yayılması gibi; bir kelebek kanat çırptığında uzakta bir dengeyi etkilemesi gibi…Bugün buna frekans diyoruz. Eskiler titreşim, tecelli, dalga, tesir diyordu.Herkesin herkesle frekansı tutmaz.Çünkü herkes aynı dalgadan yapılmamıştır.O yüzden göz çok önemlidir.Bakış çok önemlidir.Çünkü göz, ruhun tahtıdır.İnsanın gözbebeğinde ruh adlı tanrının oturduğu sözü, mecaz da olsa büyük bir hakikati anlatır:İnsanı insan yapan şey yalnız eti, kemiği, yüzü değildir.Asıl mesele içinden neyin baktığıdır.Bazı bakışlar öldürür.Bazı bakışlar diriltir.Bazı bakışlar bağımlılık, karanlık ve çözülme taşır.Bazı bakışlar ise şifa, merhamet, vakar ve kudret…İnsan bazen kelimelerden önce gözle konuşur.Ve hakikat çoğu zaman önce gözde belirir.Bugün insanlık büyük bir karanlık-aydınlık savaşı içinden geçiyor.Fakat bu savaş sadece dış dünyada değil; insanın içinde de sürüyor.Var olan her şey bir ışık yanılsamasıysa; karanlık ve aydınlık iki nûr gibi karşı karşıya duruyorsa; o zaman ne aydınlık karanlığı bütünüyle yakalayabilir ne de karanlık aydınlığı.Yaratıklar iki taraftan da pay taşır; fıtratları gereği ait oldukları hâli işlerler.İnsan fıtratını tümden değiştiremez.Çünkü fıtrat, yaratılış gayesinin mühürlerinden biridir.Ama insan, kendi hangi taraftan beslendiğini fark edebilir.Gözündeki ışığın canlı mı, sönük mü olduğunu anlayabilir.Bakışının şifa mı, zehir mi taşıdığını seçebilir.İşte bütün mesele burada düğümleniyor:Gözün içinde kim oturuyor?Ruh mu?Boşluk mu?Nûr mu?Taklit mi?Ve insan, baktığında ne yayıyor?Benim bütün arayışım, bütün yazdıklarım, bütün rüyalarım, bütün sarsıntılarım dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:İnsan yalnız etten yapılmış bir varlık değil.İnsan, bakışıyla da var eder.Nazar eder, tesir eder, şekil verir.Severken de, yıkarken de, yükselirken de, düşerken de gözünden bir şey taşır.Bu yüzden artık ben insanların sözünden önce gözlerine bakıyorum.Çünkü göz, çoğu zaman dilin sakladığını ele verir.Ve görüyorum ki:Bazı insanlarda göz hâlâ bir pencere…Bazılarında ise kapanmış bir duvar.Hakiki insanı sahte olandan ayıran şey belki de tam burada başlıyor.












Bir cevap yazın