Değerli arkadaşlarımı, canlarımı, sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Sevgi ve dostluk, bir kalp rahatlığıdır. Kalbin rahatlığı çok önemlidir. Kalbin mutmain olması önemli bir ruh halidir ki bunu kimse tarif edemez. En büyük dost, Cenab-ı Allah’tır. İnsanın kalbine huzur verir. Cenab-ı Hakk “bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur” der. İşte Allah’ın kulları, hali yaşıyorlar ve yaşatıyorlar. Bizler onlara baktıkça onları hatırladıkça yahut onlarla beraber yaşayıp hemhal oldukça halleri bizlere geçer, huzurlanırız. Çünkü hal saridir, bulaşıcıdır.
Bir kimsenin hayal gücünün meydana getirdiği şeylerle dolu olan gerçek dünyanın dışında kalan bir iç alemi vardır. Bu alemin rüya, hayal ve vahiy hikmeti insanın dünyayı nasıl gördüğünü, nasıl manalandırdığını ve nasıl bir ders çıkardığını, nasıl bir şekilde dile getirdiğini açıklayan son derece derin bir idrak teorisi olarak önümüzdedir. Bu husus, tasavvufi düşünce için değil, edebiyat için edebiyatın bütün türleri için şiir, roman, hikaye, mecaz ve semboller, vs. gibi hepsi. Çünkü İbnü’l Arabi, insanın hakikate çoğu zaman doğrudan değil, hayal üzerinden ulaştığını söyler. Hayalin bir türü olan rüya, bunun önemli bir örneğidir. Çünkü vahiyin başlangıcının rüya ile olmasıdır. İbnü’l Arabi, dünyanın hakikatin zıttı olmadığına dikkati çeker. Evet rüya, hakikatin zıttı değildir. Aksine, hakikatin suret giydiği ilk kademeler, mertebelerdir. Sanıldığı gibi çoğu kez bilindiği gibi aldatıcı bir sis alanı değil, hakikatin insana tahammül edebilir biçimde gördüğü ara bir alemdir. Bu sebepten dolayı, hayali küçültmek yerine, çok önemsemeliyiz. Hayal çok önemlidir.
Bu çerçevede mesele, sadece uyku halindeki rüyalarla da sınırlı değildir. “İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.” Hadisini esas alarak beşeri idrakin dünya içinde yaşadığı bütün tecrübeyi bir rüya içinde rüya olarak düşünülür. Buna göre insanın “uyanıklık” dediği hal bile mutlak hakikatte tam bir uyanış değildir. İnsanın rüya tecrübesi hayalin yoğunlaştığı ve çeşitli suretler halinde aktığı bir sahnedir. Biz bu sahnede eşyayı, hadiseleri, insanları ve hatta ve hatta kendimizi bile bu hakikatlerin son kısmında değil, bize göründükleri suretler içinde tanırız. Tam bu noktada bunun edebiyatla da doğru bağını kurarız. Yani “ön dönem kapısının kapısı” dediğimiz, kapının önünde olma hali de diyebiliriz. Zira bu kapıdan herkes geçecek diye bir kural yok. Yetenekliler, becerikliler, yani hak etmişlerin girebileceği bir yer; Ön Dönem Kapısı. Bunun ötelerinin de ötesi var. Böylece suret, kendi sınırlarını aşarak manaya yani mana alemine açılır ve açılır. Ki sınırı, hududu olmayan bir alem. Allah hepimize nasip eyleye. Amin.












Bir cevap yazın