Eskiden insanlar birbirini sevmek için sebep arardı; şimdi sanki sevmemek için bahane arıyor. Bir insanın yüreğine bakmanın yerini, cebini, makamını ve sağlayacağı imkânları tartmak alıyor. Sevginin önüne hesaplar, sadakatin önüne fırsatlar, insanlığın önüne menfaatler geçiyor.
Ne garip bir zamana denk geldik!
Herkes gerçek aşkı arıyor ama gerçek bir âşık olmanın sorumluluğuna yanaşmıyor. Herkes sadakat bekliyor ama sadık kalmanın yükünü taşımak istemiyor. Değer görmek isteyen çok; karşısındakine değer vermek için emek harcayan az. Anlaşılmayı bekliyoruz ama bir başkasını anlamaya aynı sabrı göstermiyoruz.
Çünkü bazı insanlar sevmeyi değil, sevilmenin sağladığı imkânları seviyor.
Cebin doluyken çevren kalabalık, imkânların varken itibarın yüksek. Herkes sana yakın, herkes seninle dost… Peki, elindekileri kaybettiğinde kaç kişi gerçekten yanında kalıyor?
İnsan, ilişkilerinin neye dayandığını çoğu zaman böyle anlarda görüyor.
Menfaat üzerine kurulan birlikteliklerde insanın kim olduğundan çok, ne sunduğuna bakılıyor. Kimi para, kimi statü, kimi de yalnızca kendi rahatını sürdürmek için yaklaşıyor. Sonra bütün bu hesapların üzerine kocaman bir etiket yapıştırılıyor: Aşk!
Oysa adı aşk olan her duygu aşk değildir. Bazen alışkanlıktır, bazen yalnızlık korkusu, bazen de kaybetmek istenmeyen bir rahatlık… İnsan, kendisine bile itiraf edemediği gerçekleri başkalarına romantik cümlelerle anlatabilir.
Evlilik mi, menfaat ortaklığı mı?
Bazı evliliklerde aynı evin içinde iki yabancı yaşar. Aynı sofraya otururlar ama aynı hayali paylaşmazlar. Birbirlerine yakın görünürler ama kalplerinden habersizdirler. Dışarıya mutlu bir aile görüntüsü verirken kapalı kapılar ardında kırgınlıklar, hesaplar ve bitmeyen çekişmeler birikir.
Bir zamanlar yoksullukta birbirine sarılan insanlar, zenginlikte birbirine yabancılaşabilir. Çünkü birlikte mücadele etmekle birbirinin imkânlarından yararlanmak aynı şey değildir.
Evlilik, bir insanın hayatına ortak olmaktır. Kazancının ve sunduğu rahatlığın yanı sıra kaygılarını, sorumluluklarını ve güçlüklerini de paylaşabilmektir.
Ne var ki bazıları ömürlük bir yol arkadaşı ararken bile kendisine sağlayacağı avantajları hesaplar. Her şey yolundayken sevgi sözleri kolayca söylenir; ilk ciddi güçlükte verilen sözlerin ağırlığı unutulur.
Ardından uzaklaşmalar, ayrılıklar, boşanmalar gelir…
Elbette her boşanmanın arkasında menfaat yoktur. Bazen güven yıkılır, bazen saygı tükenir, bazen de ayrılmak insanın kendisini korumasının tek yoludur. Bir ilişkinin sürmesi, her koşulda sağlıklı olduğu anlamına gelmez.
Asıl düşündürücü olan, insanın bir zamanlar hayatını birleştirdiği kişiyi yalnızca kendisine ne kazandırdığına göre değerlendirmesidir. Sevginin ve saygının yerini bu hesap aldığında birliktelik de sürekli bir karşılaştırmaya dönüşür: Kim daha çok veriyor, kim daha çok kazandırıyor, kim daha rahat bir hayat sunuyor?
Böyle bir ilişkide insan, yerinin ne zaman doldurulacağını düşünmeden yaşayamaz. Çünkü onu kıymetli kılan karakteri değil, sunduğu imkânlardır.
Oysa sevginin yaşaması için emek, güven, sadakat ve vefa gerekir.
Herkes sadakat istiyor; peki, kim sadık kalıyor?
İnsanın en büyük çelişkilerinden biri, kendisi için istediğini karşısındakine vermekte zorlanmasıdır.
Anlayış bekler ama anlamaya çalışmaz. Hata yaptığında koşullarının görülmesini ister; başkası hata yaptığında hemen hüküm verir. Affedilmeyi bekler ama affetmeyi zayıflık sayar.
Bir de sevgiyi yalnızca kendi hakkı, emeği ise karşı tarafın görevi olarak görenler vardır. Saygı beklerler ama incitici sözlerinin hesabını vermezler. Sadakat isterler ama kendi davranışlarını aynı ölçüyle değerlendirmezler.
Sonra da ilişkilerinin neden yürümediğini sorgularlar.
Oysa insanın önce kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ben karşımdakinden ne bekliyorum, ona ne veriyorum?”
Bu soru, sevgiyi bir alışverişe çevirmek için değil, insanın kendi sorumluluğunu görebilmesi için gereklidir. Çünkü herkesin yalnızca alacaklarını saydığı, kimsenin kendi payına düşeni düşünmediği bir ilişkide sevgi giderek yorulur.
İnsanın değeri, işe yaradığı kadar mı?
Asıl acı olan bazen birini kaybetmek değil, yıllarca yanında yaşadığın insanın seni nasıl gördüğünü geç fark etmektir.
Sen onu yüreğinle seversin; o, senin sunduğun hayatı sever. Sen ortak bir gelecek kurduğunu düşünürsün; o, bugünkü rahatlığının sürmesini bekler. Sen zor gününde elini tutmasını istersin; o, bu zorluğun kendi düzenini ne kadar etkileyeceğini hesaplar.
Sen ona insan olduğu için değer verirsin; o, sana sağladığın fayda kadar değer biçer.
Bunu anladığın gün yalnızca karşındaki insana kırılmazsın. Kendi inandıkların da sarsılır. Çünkü kaybettiğin şey bir ilişkiden ibaret değildir: Kurduğun hayaller, verdiğin emek ve güvendiğin sözler de o kaybın içindedir.
Yine de yaşananların insana öğreteceği şey, herkesten kuşkulanmak olmamalıdır. Herkes aynı biçimde sevmez; herkes aynı sorumluluk duygusunu taşımaz. Bunu bilmek, kalbi kapatmadan daha dikkatli bakabilmeyi gerektirir.
Güzel sözlerin yanında davranışlara, vaatlerin yanında tutulan sözlere, iyi günlerdeki yakınlığın yanında zor zamanlardaki duruşa da bakmak gerekir.
Bir insanı tanımak zaman ister. Onun seni dinleyişi, sınırlarına gösterdiği saygı, hatasını kabul edebilmesi ve güçlükler karşısındaki tutumu, sevgisi hakkında çok şey söyler.
Sevgi, insanın kendisini tüketmesi değildir
Belki de en büyük zenginlik; para, ev, araba ya da makam sahibi olmak değil, bunlar olmadan da seni olduğun gibi sevebilen biriyle karşılaşmaktır.
Çünkü para bitebilir, güzellik değişebilir, makam elden gidebilir. Hayatın koşulları ağırlaştığında yanında kalabilen, seninle konuşmayı ve sorumluluk paylaşmayı sürdüren insanın sevgisi başka bir derinlik taşır.
Gerçek sevgi, iyi günlerde söylenen güzel sözlerden ibaret değildir. Hayat zorlaştığında da birbirinin onurunu koruyabilmek, incitmeden konuşabilmek ve çözüm aramaktan vazgeçmemektir.
Karşılık beklemeden iyilik yapabilmek, vefalı kalabilmek ve sorumluluk alabilmek hâlâ çok kıymetlidir. Fakat bunların hiçbiri insanın kendisini yok saymasını gerektirmez.
Vefa, her türlü kötülüğe katlanmak değildir. Sadakat, saygının kalmadığı yerde ömür tüketmek değildir. Sevgi, insanın kendi değerinden vazgeçmesi değildir.
Bir ilişkide ihtiyaçlarının görülmesini, emeğinin karşılık bulmasını ve saygı görmeyi istemek menfaatçilik sayılmaz. Mesele, bir insanın bütün değerini sana sağladığı faydaya indirgemektir.
İnsanı insan olduğu için sev. Yüreğine, karakterine, davranışlarına değer ver. Ama seni yalnızca sunduğun imkânlar kadar seven birine de ömrünü harcama.
Bazen hayat değişir ve bütün hesaplar görünür hâle gelir. O zaman insan, canını acıtan şu gerçeği fark eder:
Sen onunla bir hayatı paylaşmak istemişsindir; o ise yalnızca senin sunduğun hayata bağlanmıştır.
Aşk ile menfaat arasındaki fark, işte o zaman bütün açıklığıyla ortaya çıkar.
Esen kalın…












Bir cevap yazın