Sevdiği sanatçıları putlaştıran, onlara hayranlıkla secde eder gibi bakan insanları hiçbir zaman anlayamadım. Bana hep biraz sağlıksız bir hayranlık biçimi gibi gelir bu.
Neruda’dan sonra Márquez de güzel bir örnek. Neruda zaten ayrı bir karanlık dosya; Márquez onun yanında masum bile kalıyor.
Mesela Kolera Günlerinde Aşk’ta ihaneti, tutkuyu, arzuyu, saplantıyı ve insanın karanlık zaaflarını öyle şeffaf, öyle incelikli anlatmıştı ki okurken, “Vay be, ne dahiyane roman; adam duyguyu nasıl da geçiriyor bize” diye düşünmüştüm. Yüzyıllık Yalnızlık zaten ayrı çarpmıştı.
Meğer kendi hayatı da yazdığı romanlardan pek farklı değilmiş.
Yıllarca evli olduğu Mercedes Barcha’nın yanında, 1990’larda Meksikalı gazeteci ve yazar Susana Cato ile evlilik dışı bir ilişki yaşamış; bu ilişkiden bir kızı olmuş. Ba ba baaa! Paralel hayat resmen. Üstelik bu hikâye kamuoyuna ancak Márquez’in ölümünden yıllar sonra açıklanmış.
Aldatmayın lan eşlerinizi! Karısından ayrılmayı göze alamayanların “büyük aşk” diye pazarladığı şey de bana pek romantik gelmiyor açıkçası.
Demek ki dev bir yazar olmak, edebiyatın dahisi olmak, milyonlarca insanın ruhuna dokunabilmek; insanı kendi özel hayatında kusursuz bir eş, kusursuz bir insan yapmıyor.
Zaten sanatçıları ilginç kılan da biraz bu değil mi? Çelişkileri, zaafları, arzuları, karanlık tarafları ve nihayetinde insan olmaları… Adam insan doğasının çelişkilerini yalnızca yazmamış; bizzat o çelişkilerin içinde yaşamış.
Tabii burada bir ayrım var: İnsanlık suçu işleyen ya da buna destek olan sanatçıları hâlâ hazmedemiyorum. O ayrı defter.
Edebiyat dehası olmak başka bir şey.
İyi insan olmak başka.
Ama ben ikisini bir arada sevmeyi tercih ediyorum.
Sanatçıyı sevebiliriz. Eserine hayran kalabiliriz. Ama sanatçının kendisini bir azize, bir peygambere, bir dokunulmaza çevirmeyelim.
İşte ben de böyle böyle sanatçı erkek cinsine pek itimat etmemeyi öğrendim.
Vesselam.












Bir cevap yazın