Kendini sorgusuzca çalışmaya adamış, tek tip ve seri üretim insanı hedefleyen eğitim sisteminin çocuklara anlattığı değişmez masallardan biridir “Ağustos Böceği ile Karınca.”
Masal kitaplarında, öğretmenlerin anlatılarında, çocuk oyunlarında hep aynı öğüt tekrarlanır:
“Karınca gibi çalış; başarılı ol.”
Karınca, durmadan çalışan, biriktiren ve zor günler için hazırlık yapan örnek kahramandır güya. Ağustos böceği ise bütün yaz şarkı söyleyen, eğlenen, geleceğini düşünmeyen sorumsuz bir aylak…
Peki, hikâyeye başka türlü bakamaz mıyız?
Gerçek hayatta işçi karınca, kendisi için servet biriktirmez. Koloninin devamı için çalışır; kraliçeyi ve larvaları besler, yuvanın ihtiyaçlarını karşılar. Kraliçe karınca yıllarca yaşayabilirken işçi karıncaların ömrü çok daha kısadır. Üstelik karıncanın kış hayatı da masaldaki gibi, yaz boyunca biriktirdiklerini yiyip içerek keyif sürdüğü rahat bir emeklilik değildir.
O hâlde masalın bize öğrettiği “çalışkan karınca” imgesini biraz sorgulamak gerekmez mi?
Durmadan çalışmak, biriktirmek, itaat etmek ve hayatı gelecekte yaşanacak güzel günlere ertelemek…
Peki ya o güzel günler hiç gelmezse?
Ya insan, hayatını başkalarının kurduğu bir düzenin çarklarını döndürmekle geçirirse?
Belki de Ağustos böceğine haksızlık ediyoruz.
Belki o tembelliğin değil; müziğin, sanatın, neşenin ve hayatın yalnızca çalışmaktan ibaret olmadığını hatırlamanın simgesidir.
Karınca üretir.
Ağustos böceği söyler.
Biri düzenin devamını sağlar, öteki yaşama ses katar.
İnsan yalnızca çalışmak, biriktirmek ve yarını güvence altına almak için mi yaşar? Yoksa şarkı söylemek, sevmek, düşünmek, yaratmak ve gökyüzünün altında kendi sesini bulmak da hayatın bir parçası mıdır?
Ben kimden mi yanayım?
Elbette sanatçı olan Ağustos böceğinden.
Çünkü bazen bütün dünya sana “Çalış!” diye bağırırken, bir ağacın dalına oturup şarkı söylemek de hayata karşı verilmiş bir cevaptır.
Gölge etme…












Bir cevap yazın