Anneannem birine çok kızdığında, “Ocağın sönsün!” derdi. Sonra da söylediğine üzülür, hemen geri alırdı sözünü. Çünkü o sözün ağırlığını, ocağın ne demek olduğunu bilirdi. 🙂
Peki, “Ocağın sönsün” neden bu kadar güçlü bir ah etme biçimidir, hiç düşündünüz mü?
Dede Korkut’un en bilinen dualarından biri şöyle seslenir:
“Yatan kara dağların yıkılmasın, gölgeli kaba ağacın kesilmesin, taşkın akan suların kurumasın, ocağın sönmesin…”
Çünkü ocak yalnızca ateş yakılan bir yer değildir.
Ocak evdir, yuvadır, ailedir.
Soyun sürmesi, neslin devam etmesi, hayatın bir kuşaktan diğerine aktarılmasıdır. Ateş yanıyorsa hayat vardır; duman tütüyorsa o ev hâlâ ayaktadır.
Bu yüzden “ocağın sönmesi”, yalnızca bir ateşin sönmesi değil; yuvanın dağılması, soyun kesilmesi, hayatın devamlılığının sona ermesi anlamını taşır.
Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşı’ndaki o büyük dizesi de şimdi başka türlü yankılanıyor insanın içinde:
“Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak…”
Demek ki son ocak tütüyorsa umut da tüter. Bir köyde tek bir ev kalmışsa, o evin bacasından hâlâ duman yükseliyorsa hayat oradadır; direnç oradadır, yarın oradadır.
Kurtuluş Savaşı yıllarıyla ilişkilendirilen şu meşhur söz de aynı kültürel hafızaya dokunur:
“Gidip Toros Dağları’na bakınız. Eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet bizi asla yenemez.”
Dağ, ağaç, su, ocak, çadır ve duman…
Bunların hiçbiri Anadolu insanının hafızasında yalnızca görünen şeylerden ibaret değildir. Her biri yaşamın devamlılığını, bereketi, kökü, aileyi ve umudu anlatan kadim sembollerdir.
Kendi kültürümüzde ne kadar güçlü imgeler, sözler ve anlamlar var. Bunları öğrenmek, insanın yalnızca geçmişini tanımasını sağlamıyor; bana kalırsa insanın iç dünyasına da güç katıyor.
Türk mitolojisini, Anadolu’nun kadim kültürünü, Yörüklerin, Türkmenlerin ve bu topraklarda yüzyıllar boyunca yaşayan insanların hafızasını tanıdıkça köklerimi daha çok seviyorum.
Bugün doğanın içinde, ata tohumundan yetişmiş bu üzümün yanında otururken bunlar geçti aklımdan…
Bir üzüm tanesinden ocağa, ocaktan çadırın dumanına, oradan Dede Korkut’a ve İstiklâl Marşı’na uzanan görünmez bir bağ…
Ne dersiniz?
Anadolu, toprağı kadar hafızasıyla da büyüleyici değil mi?












Bir cevap yazın