Geçmiş üzerine çok şey konuşulabilir. Geçmiş, gerçekten geçmiş midir? Yoksa dişlerini etinize geçirmiş ve hiç de bırakmaya niyetli değil midir?
Açtığı yaralar iyileşir mi? Yoksa bu yaralar, siz daha dünyaya gelmeden alınmış yaralardır da sizde sadece kanamaya mı devam edecektir? Kanamaya devam etmeli midir? Başka bir şans daha var mıdır?
Ben soru sormayı seviyorum. Her şeyi bilenlerden olmaktansa çok şey soranlardan olmak bana daha cazip geliyor. Onu bunu bırak da şu geçmişe niye takıldın şimdi sen, onu söyle diyeceksiniz. Gelecek üzerine düşünürken oldu.
Bana sorarsanız gelecek, bugünde saklıdır. Ve bugün, geçmişte değil, bugün geçmişi nasıl gördüğümüzde…
Geçmiş hep aynı kalırmış gibi gelir. Kalmaz. Her gün yeni bir gün doğar. O gün, bambaşka yarın tohumlarını içinde barındırır. Hangi tohumu filizlendirecek gücü uyandırırsanız içinizde, geçmiş onu destekleyen bir resme dönüşür. Geçmiş ne iyi ne kötüdür. Tıpkı bugün gibi. Yarın ne iyi ne de kötü olacaktır. Tıpkı bugün gibi.
Bugün nerede olduğunu, burada onun için neyin önemli olduğunu bilen, onu buraya getireni bilir. Bu geçmişin görevidir. Sizi bugün olduğunuz yere getirmek…
Bugün, sizi çağıranın sesini size duyurmakla görevlidir. Bazen usulca fısıldar. Duyarsınız. Çoktan kulak kesilmişsinizdir. Gürültülü bir yerde değilsinizdir. Bazense bir bardak soğuk suyu başınızdan aşağı dökmesi gerekir. Hem beni mutlaka uyandır demişsinizdir hem de uyku tatlı gelmiştir.
Sizce siz hangisisiniz?
Ben bazen gözlerimi kocaman açmış buluyorum kendimi; bu muymuş, bundan mıymış diyorum. Bazen de bir bakıyorum saat kaç olmuş, ben uyumuş kalmışım.
Eskiden böyle zamanlarda kendime çok kızardım. Şimdi kızmıyorum. Demek ihtiyacın vardı diyorum. Zaman nasılsa bir sır…
Geç kaldım dersin, erken gelmişsindir. Erken geldim dersin, geç kalmışsındır. Erken geldiğini sanırsın, başka bir şey içindir, farkına varırsın. Geç kaldığını sanırsın, başka bir şeyin vaktidir, çok geçmez, fark edersin.












Bir cevap yazın