Bir toplum neden kendisini sürekli kuşatılmış hisseder?
Bu sorunun cevabını yalnızca güncel siyasete bakarak bulamayız. Toplumların korkuları, geçmişten bugüne taşınan tarihsel deneyimlerin ürünüdür. Savaşlar, işgaller, ekonomik krizler, darbeler, dış müdahaleler ve toplumsal çatışmalar, kolektif hafızada derin izler bırakır.
Türkiye’de de böyle bir tarihsel hafıza vardır. Sevr Antlaşması, işgal yılları, yaşanan toprak kayıpları ve emperyalist müdahaleler; “Ülkemiz bölünebilir, bağımsızlığımız elimizden alınabilir” korkusunu beslemiştir.
Bu korkunun tarihsel bir temeli vardır. Sorun, gerçek bir tehlikeden doğan bu kaygının zamanla her şeyi açıklayan değişmez bir düşünce kalıbına dönüşmesidir.
Ekonomi kötüleştiğinde, “Dış güçler yaptı” denir.
Siyasi bir sorun ortaya çıktığında, “Birileri ülkeyi bölmek istiyor” denir.
Toplumda bir anlaşmazlık yaşandığında ise “İçimizde hainler var” söylemine başvurulur.
Böylece karmaşık toplumsal sorunların farklı nedenlerini araştırmak yerine, bütün sorunların arkasında tek ve mutlak bir düşman aranmaya başlanır.
Komplocu siyasetin gücü de buradan gelir: İnsanların korkularını ortadan kaldırmaz; yalnızca o korkulara bir hedef gösterir.
“Bizi kuşattılar.”
“Bizi bölmek istiyorlar.”
“İçimizde onların adamları var.”
Bu söylemler, insanlara basit ve kolay anlaşılır bir dünya sunar. Düşman bellidir, taraflar kesindir. Kişi de kendisini “hakikati görenler” arasında hisseder. Böylece belirsizliğin yarattığı kaygı azalırken, sorgulamanın yerini hazır cevaplar alır.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Gerçek emperyalist müdahaleleri görmek başka şeydir; ülkede yaşanan her sorunu emperyalist bir komployla açıklamak başka şeydir.
Emperyalizm gerçektir. Devletlerin ekonomik, siyasi ve askerî müdahaleleri de gerçektir. Ancak toplumların kendi iç çelişkileri de vardır: yoksulluk, sınıfsal eşitsizlik, işsizlik, adaletsizlik, siyasi baskı, demokratik hakların sınırlandırılması, devlet ile toplum arasındaki güven sorunu ve giderek büyüyen gelecek kaygısı…
Bütün sorunları dışarıdaki ya da içerideki bir düşmana bağlamak, iktidar ilişkilerini ve toplumsal düzenin ürettiği çelişkileri görünmez hâle getirir. Böylece sorumluluk sahipleri sorgulanmaz; gerçek nedenlerin üzeri korkuyla örtülür.
Hikmet Kıvılcımlı’nın tarihsel maddeci yaklaşımını derinlikler psikolojisiyle birlikte düşündüğümüzde, soruyu değiştirmemiz gerekir.
Yalnızca “Düşman kim?” diye sormak yeterli değildir.
Asıl sorular şunlardır:
Toplum neden sürekli bir düşman aramaktadır?
Neden kendisini kuşatılmış hissetmektedir?
Bu korku hangi tarihsel deneyimlerden beslenmektedir?
Toplumsal kaygılar kimler tarafından ve nasıl siyasete dönüştürülmektedir?
Düşman söyleminin arkasında hangi sınıfsal, ekonomik ve siyasal sorunlar gizlenmektedir?
Tarihsel maddecilik, korkunun maddi ve toplumsal kaynaklarını araştırır. Derinlikler psikolojisi ise bastırılmış kaygıların, travmaların ve güvensizlik duygusunun nasıl bir “düşman imgesi” ürettiğini anlamaya çalışır. Bu iki yaklaşım birlikte ele alındığında, düşman arayışının yalnızca siyasal bir söylem değil, aynı zamanda tarihsel ve psikolojik bir savunma biçimi olduğu görülür.
Asıl mesele düşmanı bulmak değil, sürekli düşman arama ihtiyacının neden ortaya çıktığını anlamaktır.
Çünkü korkuyu anlamadan siyaseti anlayamayız. Korkunun nasıl örgütlendiğini ve siyasal bir araca dönüştürüldüğünü kavramadan da toplumun gerçek sorunlarını göremeyiz.
Korku, gerçekleri görmenin başlangıcı olabilir; fakat düşünmenin yerine geçtiğinde, hakikatin önündeki en büyük perdeye dönüşür.












Bir cevap yazın