Bir sözcük vardır; sözlükte durduğu yerde masum görünür.
“Kılıç artığı…”
İki kelime.
Ama bazen iki kelime, bir halkın sırtına vurulmuş kırbaçtan daha ağırdır.
Nedir “kılıç artığı”?
Savaşta öldürülmeyip geriye kalan mı?
Katliamdan sağ çıkan mı?
Canı bağışlanmış olan mı?
Sözlük böyle söyler.
Ama hayat sözlük değildir.
Sokakta, meydanda, gazete köşesinde, siyaset kürsüsünde bu söz söylendiğinde anlamı değişir. Artık o söz yalnızca “sağ kalan” demek değildir. Şunu demektir:
“Seni öldürmediler, şükret.”
“Sen zaten fazlalıksın.”
“Sen bu toprağın asli unsuru değilsin.”
“Senin varlığın bile bize lütufla kalmıştır.”
İşte mesele budur.
Bir kelime, bazen kurşun sıkmaz; ama kurşuna yol açar.
Bir kelime, bazen kılıç sallamaz; ama kılıcın hafızasını taşır.
“Kılıç artığı” sözü bu yüzden sıradan bir hakaret değildir. Bir insanı değil, bir halkı hedef alır. Bir kişiye değil, onun soyuna, inancına, geçmişine uzanır.
Bu söz Ermeni’ye söylenmiştir.
Rum’a söylenmiştir.
Süryani’ye söylenmiştir.
Alevi’ye, Kızılbaş’a, “öteki” sayılan herkese söylenmiştir.
Söyleyen değişir. Hedef değişir. Ama zihniyet değişmez.
Zihniyet şudur:
“Ben çoğunluğum, sen kalıntısın.”
“Ben devletim, sen artıksın.”
“Ben makbulüm, sen bağışlanmışsın.”
Peki bu söz sadece Sünnilerin Alevilere söylediği bir söz müdür?
Hayır.
Meseleyi böyle daraltırsak hakikati küçültmüş oluruz.
Bu söz, mezhebin değil, iktidar dilinin sözüdür.
Bu söz, inancın değil, tahakkümün sözüdür.
Bu söz, Allah’a inananın değil, insanı ezmek isteyenin sözüdür.
Bir Sünni bunu söyleyebilir.
Bir Alevi de benzer bir zehirli dili başkasına karşı kullanabilir.
Bir milliyetçi bunu Ermeni’ye söyler.
Bir mezhepçi bunu Alevi’ye söyler.
Bir devletçi bunu isyancıya söyler.
Bir cahil bunu kendinden olmayan herkese söyler.
O zaman sorun kimdedir?
Sünnide mi?
Alevi’de mi?
Ermenide mi?
Türkte mi?
Kürtte mi?
Hayır.
Sorun, insanı “artık” gören dildedir.
Bir de başka bir söz var:
“Bunlar kılıç zoruyla Müslüman oldu.”
Bu söz de özellikle Alevi çevrelerde, Sünniliğin devlet eliyle yayılması ve iktidar dini hâline gelmesi eleştirisi içinde kullanılır.
Burada dikkatli olmak gerekir.
“Kılıç artığı” başka bir şeydir.
“Kılıç zoruyla Müslümanlaştırma” başka bir şeydir.
Birincisi hakarettir.
İkincisi tarihsel bir iddiadır.
Ama tarihsel iddia da hoyratça kullanılırsa o da hakaret olur.
Türklerin, Kürtlerin, Anadolu halklarının İslamlaşması bir günde olmadı. Bir meydan savaşından sonra herkesin kalbine aynı anda iman inmiş değildir. Tarih böyle işlemez.
İslamlaşma; savaşla, fetihle, devletle, vergiyle, ticaretle, evlilikle, tarikatla, dervişle, medreseyle, korkuyla, umutla, menfaatle ve samimiyetle iç içe geçmiş uzun bir süreçtir.
Kimi gerçekten inanmıştır.
Kimi devletle uyum sağlamak için kabul etmiştir.
Kimi eski inancını yeni dinin içinde sürdürmüştür.
Kimi İslam’ı medreseden öğrenmiştir.
Kimi dergâhtan.
Kimi kılıcın gölgesinden geçmiştir.
Kimi sazın, nefesin, muhabbetin kapısından girmiştir.
Anadolu böyle İslamlaştı.
Bir yanda devletin Sünniliği vardı.
Medresesiyle, kadısıyla, fetvasıyla, merkezi otoritesiyle.
Bir yanda Türkmen’in, abdalların, dervişlerin, ocakların, tekkelerin, cemlerin, nefeslerin yolu vardı.
Biri daha çok nizam aradı.
Diğeri daha çok irfan.
Biri kuralı öne çıkardı.
Diğeri aşkı.
Biri devletin dinini kurdu.
Diğeri halkın gönül yolunu taşıdı.
Ama buradan kalkıp “Sünnilerin hepsi kılıç zoruyla Müslüman oldu” demek de tarih değildir. Bu, öfkenin tarih kılığına girmiş hâlidir.
Tarih öfkeye teslim edilirse belge susar, slogan konuşur.
Oysa hakikat sloganla aranmaz.
Sorulması gereken soru şudur:
İslam Anadolu’da nasıl yayıldı?
Sünnilik nasıl devletin ana yolu oldu?
Alevilik neden kırsala, dağa, ocağa, ceme, söze ve sırra çekildi?
Kızılbaş neden “tehlike” sayıldı?
Devlet neden bazı inançları makbul, bazılarını sakıncalı gördü?
Kim kimi kılıçla terbiye etti?
Kim kimi fermanla susturdu?
Kim kimin adını deftere “zındık”, “rafızi”, “asi” diye yazdı?
İşte belgeci akıl burada başlar.
Bir toplum kendi geçmişiyle yüzleşmek istiyorsa önce dilini temizleyecek.
Çünkü kirli dil temiz tarih yazamaz.
Aleviye “kılıç artığı” diyen de yanlıştır.
Sünniye “kılıç Müslümanı” diye topluca hakaret eden de yanlıştır.
Ama bu iki yanlışı eşitleyip meseleyi geçiştirmek de yanlıştır.
Çünkü tarih boyunca Aleviler bu ülkede sadece inançlarıyla değil, varlıklarıyla da sınanmıştır. Kızılbaş denmiş, rafızi denmiş, sapkın denmiş, mum söndü iftiralarıyla aşağılanmış, ocakları baskı görmüş, cemleri gizlenmiş, dedeleri izlenmiş, köyleri fişlenmiş, canları kırılmıştır.
Bunu söylemek mezhepçilik değildir.
Bunu söylemek hafızadır.
Ama hafıza intikam defteri değildir.
Hafıza, adalet defteridir.
Eğer Alevi, kendisine yapılan haksızlığı anlatırken aynı haksız dili başkasına kurarsa, ne olur?
Mazlumun dili zalimin diline benzer.
İşte en büyük tehlike budur.
Çünkü yol başka bir şey söyler.
Yol der ki:
İncinsen de incitme.
Ama susma.
Boyun eğme.
Ama insanlıktan çıkma.
Zulmü teşhir et.
Ama zulmün dilini ödünç alma.
Bugün bize gereken şey budur.
Ne “kılıç artığı” diyeceğiz.
Ne “kılıç Müslümanı” diye insanları toptan aşağılayacağız.
Ama tarihte kılıç yokmuş gibi de davranmayacağız.
Kılıç vardı.
Ferman vardı.
Sürgün vardı.
Katliam vardı.
Asimilasyon vardı.
Mezhepçilik vardı.
Devletin makbul vatandaş yaratma arzusu vardı.
Bunları söyleyeceğiz.
Ama söylerken insanı “artık” yapmayacağız.
Çünkü hiçbir halk artık değildir.
Hiçbir inanç kırıntı değildir.
Hiçbir insan kılıçtan arta kalan bir eşya değildir.
İnsan insandır.
Alevi de insandır.
Sünni de insandır.
Ermeni de insandır.
Rum da insandır.
Süryani de insandır.
Kürt de, Türk de, Çerkes de, Laz da insandır.
Devletlerin tarihi kanlı olabilir.
Ama halkların geleceği kanlı olmak zorunda değildir.
Bir ülke, geçmişindeki kılıçları saklayarak temizlenmez.
O kılıçların kimlerin boynuna indiğini konuşarak temizlenir.
Ama konuşurken yeni kılıçlar bilemeyerek değil.
Dil de kılıçtır.
Ve bazen en keskin kılıç, ağızdan çıkan sözdür.
O yüzden bugün yapılacak iş bellidir:
“Kılıç artığı” sözünü tarihin çöplüğüne atacağız.
“Kılıç zoruyla Müslümanlaştırma” meselesini ise belgeyle, akılla, tarih bilinciyle tartışacağız.
Ne inkâr edeceğiz.
Ne hakaret edeceğiz.
Çünkü hakikat, ne inkârcının cebindedir ne de hakaret edenin ağzında.
Hakikat; belgededir, vicdandadır, hafızadadır.
Ve en çok da şuradadır:
Bir daha kimse kimseye “artık” diyemesin diye geçmişi doğru anlatmakta.
Mehmet Özgür Ersan Abdal Yesari












Bir cevap yazın