Din ve vicdan özgürlüğü nerede başlar nerede biter? Önce bunun sınırları iyi tanımlanmalı. Benim kişisel inancım o ki; insan da Tanrı gibi kolay kolay tanımlanamaz. Yani herkes haddini hududunu bilmek zorunda. Bir grubun din yorumu, başkasına biricik hakikat diye dayatılabilir mi? Öyle ki hak ve hakikat zaten insanların bilinç düzeylerine göre değişen bir şeydir. Nitekim Muhyiddin Arabi ” arifler için din yoktur ” derken Tanrıya giden yolda insanın farklı bilinç aşamalarını kast eder böylece.
Tarih, din, edebiyat ve siyasetin binlerce yorumu olabilir elbette. O halde dünyada tek bir doğruyu veya tercihi başkasına zorla dayatmak din faşizmi olmaz mı? Her insan dahi biriciktir. Yani yaratmada tekrar yoktur. Aynı din, mezhep ve ideolojiye mensup insanlar bile birbiriyle aynı görüşte, inançta olabilir mi?
Tarihte din ve mezhep savaşlarına karşı devletin adil ve yansız davranmasından başka bir çözüm henüz bulunamadı bu güne dek. İşte laiklik ilkesi (ahlaki akıl ve adalet ) olmazsa eğer; hurafe ve irticaya karşı başka türlü nasıl mücadele edilebilir?
Ey Allah adına bize ahkâm kesenler!
Dinin merkezinden ahlakı çıkarıp onun yerine ibadet adı altında bir dizi hurafeyi koymaya ne hakkınız var?
İşte laiklik ilkesi; ahlak ve hukuk merkezli bir yaşamın güvencesidir. Beni ilgilendiren; kimin ne kadar kiliseye, camiye gittiği değil. Kimin hırsızlık yaptığı, yalan söylediği, kimin insana, doğaya haksızlık ve zulüm yaptığıdır.
Bir ahlak manifestosu olan and’ımız nerede? Niçin ahlakı, insanı, vatanı öne alan bir terbiyeyi milli eğitimden kaldırdık ki? Düpedüz selefi propagandasını çocuklarımıza telkin etmek; dinin ( Tanrı’nın ) hakikatine de, insana da haksızlık yapmak olmaz mı?
Dinlerin; insan maneviyatına katkısını kim inkar edebilir ki? Hayvani güdülerin kontrol edilmesine ve ruhsal terbiyesine vesile olmasını bilhassa takdir ve teslim edebiliriz. Bunun yanısıra insanın insan üzerindeki tahakküm ve istismar edilmesinde dinin bir araç olarak kullanılması da işin ayrı bir boyutu.
Dinlerin siyasal sebeplerle firavun karun ve ruhban işbirliğine yol açması belli ki insanlığın tekamülüne ket vuran tarihsel bir çıkmaz (aporia) gibi düşünebiliriz. Şurası da bir gerçek ki, peygamberlerin kendi yaşam tecrübeleriyle ulaştıkları ruhsal aşamalar, sonraki yüzyıllarda ikinci üçüncü dördüncü elden yapılan rivayetleri özdeş kabul etmek büyük bir tarihsel yanlış veya yanılgı olur. Dinlerin bu bağlamda sürekli sinkretik bir evrim içinde olduklarını görmekteyiz. Sözün gelişi; kutsal kitapların mushaf haline gelmesi, yüz yıllar sonra yapılan derleme çalışmasından ibarettir. Çoğu insan sanıyor ki, bu kitaplar, vahiyle peygambere, sonra hemen matbaaya gitmiş. Aman Tanrım! Ne büyük bir yanılgı içinde yaşıyor bu kısa düşünen insanlar! Ah tarih, nasıl da tam bir panayıra benziyor…!
Peki bugün dünyadaki dinlerin problem olmasının temelinde ne yatıyor?
Mesela Siyonizm, Evanjelizm, Siyasal islamcı cihatçı selefi grupların devleti kendilerine ait bir misyonerlik ve propaganda kürsüsü olarak görmeleri insanlığa huzur getirebilir mi? Hatta öyle ki, Siyonistlerle Evanjeliklerin Tanrıyı kıyamete zorlaması ne kadar saçma ve tehlikeli bir inanç değil mi? Siyasal islamcılar ise daha çok bunların vekalet savaşçılığını yaparak batı emperyalizmine hizmet etmektedir. İbrahimi dinlerin tarihsel plandaki irticai faaliyetleri hakkında bazı tespitlerim şunlar:
Not 1
Tapınak’lar ( kilise, cami, havra vb) ile okul’ un ( kütüphanenin / YZ nın ) işlevi kesinlikle farklıdır. Birinde dini ibadet, öbüründe bilimsel öğretim ve felsefe yapılır. Laik cumhuriyet, bu ayrımı yüzyılların tecrübelerinden çıkarmıştır.
Not 2
Okul’a/ kütüphaneye giden bir öğrenci, yaşamı öğrenmek için aklî bilimleri (fizik, kimya, biyoloji, matematik, mantık vb.) ve felsefeyi öğrenmek zorunda. Başka türlü doğa yasalarını kavrayamaz. Oysa tapınaklara giden müminler, sadece sevap kazanmak için hiç anlamadan ibadet ederler. Aradaki farkı fark etmeyenler (milletler), en sonunda cehalet ve zulmete gark olurlar.
Not 3
Büyük önderimiz Gazi M.Kemal Atatürk, halkın manevi ihtiyaçlarını dikkate alarak ülkemize özgü bir laiklik anlayışı getirdi. Din işlerini DİB’dığına bıraktı. Okul, cami ve kışlayı günlük işleyen( cari ) siyasetin vesayetinden kurtardı. Bu ayrımı yapmayan iktidarlar, hem dine hem devlete zarar verirler. Tarihi tecrübeler bize göstermiştir ki, ne “devletin dininden” ne ” din devletinden ” kimseye hayır gelmez. Her insan kendi ruhuyla Tanrıya bağlıdır, öyleyse ruhbana ne hacet?
Not 4
İbrahimî dinlerin irticai faaliyetlerinin arkasında küresel emperyalizmin lojistik destek vererek durması tesadüf mü? Siyonizm, Evanjelizm ve siyasal İslamcıların (bilhassa selefi el kaide türevlerinin ) her zaman ben- merkezci davrandıkları ve duygudaşlık zekâsından neredeyse yoksun oldukları hiç de gözlerden kaçmıyor. Bu sabit fikirli /dogmatik radikal gupların işi gücü; farklı düşünen insan kardeşlerini tekfir etmek değil mi? Din faşizmini savunanlarla ahlak merkezli yaşayan dindarları bu bakımdan birbirinden ayırt etmek üstümüze düşen bir gönül borcu olsa gerekir.












Bir cevap yazın