Aynı sofraya oturmanın sadece karın doyurmak değil, gönül doyurmak olduğu zamanlardı. Bir lokmanın bölüşüldüğünde çoğaldığına inanılırdı. Kapıların kilitlenmediği, çünkü kalplerin kapalı olmadığı günlerdi. Aile dediğin; yalnızca aynı çatı altında yaşamak değil, birbirinin yükünü omuzlamak, derdini sessizce anlamaktı. Vefa, unutulmayan bir borç gibiydi; iyilik yapılır, karşılık beklenmez ama hatırası ömür boyu taşınırdı.
Eskidendi… İnsan insana düşman değildi bu kadar. Birbirine tahammül vardı, sabır vardı. Sözün ağırlığı, susmanın asaleti bilinirdi. Büyükler baş tacı edilir, küçükler korunurdu. Saygı gösterilmezdi sadece; hissedilirdi.
Bugünse kalabalıklar içinde yalnızlık büyüyor. Aynı evin içinde bile uzaklık var. Bağlılık, yerini çıkar hesaplarına bırakıyor. Vefa, hatırlanması zor bir kelimeye dönüşüyor. İnsan, insana karşı daha sert, daha kırıcı. Tahammül azaldıkça öfke çoğalıyor.
Ve sadece insan değil… Doğa da bu sertlikten nasibini alıyor. Toprak yorulmuş, su küskün, gökyüzü bile eskisi kadar berrak değil. İnsan, kendinden olmayan her şeye hükmetmeye çalıştıkça, aslında yaşadığı dünyayı daraltıyor. Ağaç kesiliyor, hayvanlar yok sayılıyor, yaşam alanları talan ediliyor. Sanki unuttuk: Bu dünya sadece bize ait değil.
Oysa eskidendi… Bir ağaca bakarken gölge değil, can görülürdü. Bir hayvana yaklaşırken korku değil, merhamet hissedilirdi. İnsan kendini doğanın sahibi değil, bir parçası bilirdi.
Şimdi dönüp bakınca içimizde bir sızı: Ne oldu bize? Ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden, doğadan, kendimizden?
Belki de cevap basit ama ağır: Unuttuk. Kıymeti, sabrı, vefayı… Unuttukça eksildik.
Ve içimizden bir ses hâlâ fısıldıyor:
Eskidendi… Çok eskiden.












Bir cevap yazın