Kırk Bir Rebab Sesi
Haliç Senfonisi
ey tamburun çatlamış sesi…
bir kırık rebabın göğsünde saklı kalan
o eski hüznü getir bana.
geceyi yeniden kuralım;
çünkü istanbul, gündüzleri yalan söyler,
hakikati yalnız geceleri fısıldar.
fatih susuyor…
minareler göğe değil,
insanın içine yükseliyor bu akşam.
unkapanı köprüsü
iki yalnızlığı birbirine bağlayan
paslı bir cümle gibi uzanıyor suyun üstüne.
cibali…
eski tütün depolarının duvarlarında
işçilerin avuç izi var hâlâ.
vardiya düdüğü çoktan sustu,
ama ekmek kavgası bitmedi.
rüzgâr, kömür tozuyla birlikte
unutulmuş türküleri savuruyor.
bir meyhanede
rakılar eksiliyor usul usul.
bir şair masaya eğilmiş,
cebindeki son sigarayı yakıyor.
bir kadın gülüyor uzakta;
gülüşü bile hüzün kokuyor.
ben seni düşünüyorum.
parmak uçlarımdan
haliç’e doğru ince ince akan şey
yalnız sevda değil artık.
bir ömürdür bu…
gençliğimin hoyratlığı,
yenilgilerim,
yarım bırakılmış umutlarım,
ve hiçbir mahkemenin hüküm veremeyeceği
o büyük iç sürgün…
galata kulesi
yüzyıllardır aynı bekleyişte.
kaç âşık geçti önünden,
kaç devrimci, kaç mahpus, kaç sürgün…
taşlar konuşsaydı
tarih utanırdı kendinden.
martılar…
onlar yalnız balık peşinde değildir.
insanın içindeki son çocukluğu da
alıp götürürler denize.
istanbul garip şehirdir.
bir sokağında ezan yükselir,
öteki sokağında keman ağlar.
bir evde çocuk doğar,
öbür evde yaşlı bir adam
kimseye haber vermeden ölür.
hayat dediğin de biraz budur zaten;
aynı gökyüzünün altında
ayrı kaderler taşımaktır.
sen…
hangi pencerenin perdesisin şimdi?
hangi vapurun ardından el sallıyorsun?
hangi yağmur damlasına sakladın adını?
bilmiyorum.
bildiğim tek şey var:
bazı kadınlar
gittikten sonra şehir büyür.
sokaklar uzar.
geceler çoğalır.
insan kendi gölgesine bile yabancılaşır.
ey tamburun çatlamış sesi…
çal artık.
öyle çal ki
balat’ın taş evleri duysun,
fener’in eski duvarları duysun,
samatya’nın balıkçıları,
eminönü’nün martıları,
kasımpaşa’nın yorgun işçileri duysun.
bırak bu şehrin bütün suskunluğu
tek bir makamda birleşsin.
çünkü biz
bir kadını severken
yalnız onu sevmedik.
bir şehri,
bir zamanı,
bir gençliği,
bir umudu da sevdik.
şimdi gece…
haliç siyah bir ayna gibi uzanıyor.
yıldızlar bile eğilip bakmıyor yüzüne.
ben ise hâlâ aynı kıyıda,
ceplerimde birkaç eksik bahar,
avuçlarımda eski bir istanbul,
yüreğimde adı söylenmemiş bir türküyle
sana doğru yürüyorum.
belki yetişemem.
ama bil ki,
aşk bazen kavuşmak değildir.
aynı şehrin hüznünü
ömür boyu taşımaktır.
2026
haliç’e akan akşam
ey tamburun kırık sesi
hangi eski meyhaneden kaldın bu gece
hangi rebabın çatlamış yüreğinde
unuttun adımı
fatih sustu
unkapanı paslı bir köprü gibi eğdi başını
cibali, is kokulu duvarlarına yaslanıp
sigarasını yaktı akşamın
ben seni düşündüm
parmak uçlarımdan haliç’e doğru
ince bir sızı aktı önce
sonra bütün istanbul çözüldü sulara;
eski vapurlar, sararmış gazeteler,
yağmur yemiş kaldırımlar
ve yarım kalmış bir sevdanın
kimsenin okumadığı tutanağı…
sen şimdi hangi kıyıdasın
hangi pencerenin buğusunda yüzün var
hangi rüzgâr saçlarını alıp
gecenin omzuna bıraktı
bilmezsin…
bazı şehirler kadın olur geceleri
istanbul öyledir işte
bir yanı öper insanı
bir yanı ömür boyu terk eder
ben yine haliç kıyısındayım
ceplerimde birkaç eksik bahar
avuçlarımda eskimiş bir yalnızlık
ey tamburun kırık sesi
bir daha vur tellerine
belki bu şehir
bir tek aşkı daha kaldırır
belki sen dönersin
belki de istanbul
bir kez olsun
bizi affeder.
2026
Kırk Bir Rebab Sesi
eski bir ustanın yankısıdır içimde konuşan,
adını kimsenin bilmediği bir çırak gibi
gecelerin arasında dolaşırım.
yaşanmamış bir hayatın ağırlığı çöker omuzlarıma;
yarım bırakılmış tren garları,
dönülmeyen sokaklar,
yazılmamış mektuplar kadar eksik.
bir sevda kırıldı…
cam değildi o,
kırılınca ses vermedi;
yalnız haliç’in suları
biraz daha karardı o gece.
öfke dedikleri şey
insanın içine geç kalmış bir kurşundur bazen.
ne çıkarırsın,
ne de onunla yaşamayı öğrenirsin.
bir de yanlış coğrafyalar vardır…
insanı kendi dilinde susturan,
kendi türküsünü kendine gurbet eden,
güneşi bile hüzünle doğuran şehirler…
ey haliç!
ey unkapanı!
ey fatih!
dinleyin bizi…
biz yalnız iki insanın aşkını anlatmıyoruz.
biz, yanlış zamanda doğmuşların,
yanlış sokaklarda büyümüşlerin,
doğru hayalleri yüzünden yorulanların
hikâyesini söylüyoruz.
bakın…
bu ses bir rebabın sesi değildir yalnız.
kırk bir rebabın aynı anda
geceyi yararak ağlamasıdır.
bir tamburun tellerine dokunan parmaklar değil bunlar;
yangının kendisi değiyor ağaca.
her nota biraz kül,
her makam biraz sürgün,
her susuş biraz memleket oluyor.
istanbul…
sen de biliyorsun bunu.
köprülerin yalnız demirden yapılmadığını,
şehirlerin yalnız taşla kurulmadığını,
insanın bazen
sevdiği kadından çok
yaşayamadığı ömrü özlediğini…
ve bir gün
gecenin en tenha saatinde
haliç’in üstüne eğilen rüzgâr
eski bir ustanın sesini taşıyacak.
o vakit anlayacak bu şehir;
bazı aşklar bitmez.
yalnız,
şiir olur…
2026
haliç’te gece vardiyası
ey tamburun çatlamış sesi
hangi sürgün akşamdan kaldın söyle
hangi kırık rebap sakladı seni
hangi ayrılık pas tuttu tellerine
istanbul bu gece yine kirli
gazete manşetleri kadar kirli
bir polis düdüğü bölüyor karanlığı
bir vapur gecikiyor karşı kıyıya
ve ben
bir sigaranın dumanında kayboluyorum.
fatih yokuşlarında ayak seslerim çoğalıyor
unkapanı köprüsü demirden bir yalnızlık gibi
geçiyor içimden.
cibali…
tütün kokusuna karışmış eski bir işçi türküsü
duvar diplerinde hâlâ üşüyor.
parmak uçlarımdan haliç’e
bir sevda değil
koca bir ömür akıyor.
sen bilmezsin…
bazı aşklar öpüşerek başlamaz
aynı şehrin hüznünü paylaşmakla başlar.
aynı yağmurun altında ıslanmak,
aynı gecenin karanlığını sırtlanmaktır.
gözlerin gelince aklıma
galata’nın taşları ağırlaşıyor.
martılar bile alçaktan uçuyor
sanki bütün gökyüzü
yas tutuyor bize.
bir zamanlar gençtik…
ceplerimizde yarım ekmek
yüreğimizde tam bir dünya vardı.
şimdi aynalarda çoğalan çizgiler
ve sustukça büyüyen cümleler kaldı.
ey tamburun kırık sesi
çal artık…
bırak bu şehir duysun
bir adamın yavaş yavaş
kendi yalnızlığına yenilişini.
çünkü bazı geceler
istanbul bile kurtaramaz insanı.
ve bazı kadınlar…
adı anıldığında bile
haliç’in suları
karanlığa biraz daha yaklaşır.
2026
Mehmet Özgür Ersan Abdal Yesari












Bir cevap yazın