Hava güzel olmak şöyle dursun, tek sözcükle, berbattı. Öyle inceden inceye değil, deli gibi
bir yağmur yağıyor, rüzgâr kuvvetli, soğuk ve yön değiştirerek esiyordu. Oldukça ağır
akan araba trafiğinin tersine, insanlar neredeyse koşturarak kendilerini oradan oraya atıyor,
daha asık yüzlü ve sevimsiz görünüyorlardı. Tam bu sırada onu gördü. Büyük, modern
AVM’nin giriş merdivenlerinde bekleşen bir dizi insanın arasında durmuş, dikkatle
çevresine bakınıyordu. Belli ki ıslanmıştı ve üşüyordu. Onu diğerlerinden ayıran yalnız
yağmurdan ıslanmış saçları ya da bu kötü, soğuk havayı umursamadan üst düğmesi dışında
iliklemediği yağmurluğunun içindeki kısa eteğinin elverdiği oranda görünen biçimli
bacakları değildi. Duruşundaki eda, kendinden ’emin’ tavrıydı onu farklı kılan. Bu
koşullarda bile kolaylıkla insanların dikkatini çekebiliyordu. Kadının durduğu yöne doğru,
binanın girişindeki pastel renkli seramiklerle kaplı ve iyi aydınlatılmış merdivenlerden
hızla çıkmaya başladı. Belli etmemeye çalışarak, dikkatle baktı. Şimdi onu daha iyi
görebiliyordu.
“Merhaba, hoş geldin!” dedi kadın ona ve ekledi, “seni gördüğüme sevindim.”
Gülümseyerek bakmakla yetindi adam ve yumuşak, içten bir hareketle kolunu uzatarak,
kadının sol omzuna elini koyup hafifçe bastırdı. Yalnızca onun sıcaklığını duymak ve
kendi sevecen duygularını yansıtmak istiyordu. Gözlerinin içine bakarak, “çok özledim
seni” dedi. İki gün önce yaptıkları telefon görüşmesinde onunla buluşmak istemişti ve işte
şimdi karşılıklı duruyorlardı. Hava mevsime göre soğukça da olsa güzel, deniz
masmaviydi.
Sahil yolu boyunca yürümeye başladılar. Yaklaşık iki-üç dakika hiç konuşmadılar.
Birbirlerine anlatacak, anlatmak istedikleri vardı ama sanki sessiz bir anlaşmayla,
birlikteliklerinin keyfine varmak istiyorlardı. Sonra ikisi de karşılarındaki deniz manzaralı
büyükçe bir café-bara yöneldiler. Salt hava almak için dışarı çıkmış, yapacak hiçbir işi
olmayan bir çift gibiydiler. İçeri girdiklerinde bildik bir film müziğinin kulaklarda
yansıyan melodisi bir anda daha da sevimli kılmıştı bu mekânı onlara. Bir garson hemen
gelip, günün o saatinde kısmen boş olan masaları işaret ederek, “hoş geldiniz” dedi. Kimin
yapıtı olduğu anlaşılmayan fakat Dali’nin gerçeküstü resimlerini andıran bir tablonun asılı
olduğu duvarın kenarında caddeyi ve denizi, hem de içeriyi görmelerine olanak veren köşe
masaya oturdular.
“Ne denli hoş ve çekicisin” dedi adam kadına ilgiyle bakarak, “seninle oturmak, konuşmak
çok hoşuma gidiyor.” Anlamlı yüzünü aydınlatan içtenlik dolu, canlı, renkli bakışları olan
güzel gözlü kadın her zamanki doğal gülümseyişiyle onu yanıtladı. “Ben de… İnan, ben
de özledim seni.”
Ortak anılardı konuşmanın teması. Birbirlerine kimi küçük olayları anımsatarak arada
gülümsüyor, arada kahkahayı basıyorlardı hafiften. İstedikleri meyveli pastaları
paylaşarak, iki çocuk gibi keyifle yiyorlar, kahvelerini yudumlayarak bakışıp duruyorlardı.
Kadın, konuyu yaşamın yeknesaklığına getirdi, “bazen öyle bunalıyorum ki gören bir
felaketle karşılaştım sanacak.” Dedi.
- Demek ki yaşamında bir hamle yapmak zorundasın, toplumsal değerlere aldırmayıp,
biraz çılgınca şeyler! Ne dersin?
Kadının yanıtını beklemeden doğrudan ona bakıp, - Sanki ben benzer duygusallığı hissetmiyor muyum sanıyorsun? İşin ilginç yanı, bunu
gayet iyi bilmeme karşın, dilediğim gibi yaşayamamak, bir çıkış yapamamak beni de
huzursuz, hırçın bir insan yapıyor.” - “Niçin? İşinde iyisin ve iyi biliyorum ki belli bir platformda tanınan birisisin. Bence
bırak artık şu çocuksu huysuzluğu ve kendini üzme.” - Hadi buyurun bakalım! Önce kendinden şikâyet, bana gelince tavsiyeler! Aslında
ikimizin de içimizdeki çocuk ruhunu öldürmememiz gerek. Çocuksu davranmak bana
göre olaylara objektif bakabilmek. Bu, insanı daha esprili yapıyor, dünyayı farklı
algılamayı öğretiyor bize ama özellikle ileri yaşlarda kimileri bu bakış açısını hepten
yitiriyor. Sanki yaş ilerleyince, insan yaşamına, nedense, ciddiyetin egemen olması
gerekiyormuş gibi… Niçin biz seninle daha çok birlikte olamıyoruz?
Kadın güzel gözleriyle önce karşısındaki erkeğe, sonra tavandaki bir noktaya baktı
birkaç saniye…
-Yapamıyoruz işte! Onun için de boşuna konuşuyoruz.
Bu kez adam sağına soluna göz gezdirip, - Ne güzel bir giysi bu, pek yakışmış.
Kadın durakladı, yutkundu ama olabildiğince gülümseye çalışarak, - Ah sen! Bu iltifat mini eteğim için değil mi? Evet bunu daha dün aldım. Hiç de fena
durmadı. Sokaklarda boy gösteren, makyaj yapmasını beceremeyen elinde telefonla
dolaşan çoğu asık suratlı genç kızlardan daha yakıştı.” - Saklamaksızın kadının güzel, uzun bacaklarına baktı.
Bilirsin, severim kısa giysileri. Okuldayken nasıl da tuttururdum seninle, Berna’ya ‘mini
giyin’ diye…” - “Bilmez miyim? Sonra da bizle sinemaya, tiyatroya gidip, kasılarak çevreni süzerdin.”
- “Eh, hani siz de hoşnuttunuz bu durumdan, diğer kızlara karşı, diyorum…”
İkisi de bastı kahkahayı… Adam garsona işaret etti: - Bize birer fincan kahve daha verir misin, bir de sizin şu likörlü çikolatalarınızdan üç-
beş tane getiriver, olur mu? - “Ah, öldürdün işte beni. İnan, formumu kaybetmeyi hiç istemiyorum.”
- “Sanki ben istiyorum? En son ne zaman yedin likörlü çikolata?”
- “Orhan’a söylemiştim ama unuttu herhalde… Ben de almadım… Sanırım, sanırım
geçen kez yine birlikte yemiştik, hani şu Kuruçeşme’ deki yerde. “ - “İyi ya, bir de şimdi yiyelim. Hem ben de hiç tatmadım o günden sonra, içime
sinmedi.” - “Bakar mısınız? Deminki kahve siparişini iptal edelim. Sen hanımefendiye bir martini,
bana da bir konyak getir.” - “Aaa, nereden çıktı şimdi bu değişiklik?”
- “Boş veer, içmez misin?”
- “İçerim!”
Sonra ona iki gün önce okuduğu bir makaleden söz etmeye başladı kadın. “Sen seversin
böyle konuları” diyordu, “hani şu modernite üstüne tartışmalara bir katkı türünden…” - “Tabii dedi” adam; benim bitmez-tükenmez konularımdan birisi bu, ama istersen ben
sana klasik yapıtlardan söz edeyim bu kez.
Kadın, yaşamının en keyifli işlerinden birini yaparcasına martinisinden bir yudum daha
alıp, hafif ıslak dudaklarını aralayarak, dikkatle ve soran gözlerle ona baktı. - “Ne gibi?”
İkisi de kitaplar üstüne söyleşmeye başlayıp, Rus klasiklerinden, son zamanlarda
popülaritesi artan Japon yazarların eserleri üzerine tartışmaya koyuldular. Kitapların
içerikleri ve yazarların anlatım tarzında arada anlaşamasalar da sohbet iyice ilerlemişti ki
erkek birden sordu: - “Nereden daldık biz bu konuya. Söyle şimdi, kendini anlat bana, neler yapıyorsun?”
- “Günlük tekdüze yaşam işte… Yarın akşam bir yakınımıza gideceğiz. Uzun bir
birliktelikten sonra yeni evlendiler. Mutlaka bir armağan götürmem gerek. Sahi, ne
alsam ki ben şimdi onlara?” - “Paraya kıyacaksan, orta boy ama gerçek bir kristal vazo al derim.”
- “Nereden aklına geldi böyle klasik bir armağan?”
- “Hani sana daha önce de sözünü etmiştim, ‘İklimler‘ den, André Maurois’ın romanı
canım! Eserin kahramanı, Odile ile yaptıkları kırıcı bir tartışmanın ardından;
‘yaşadığımız bu tatsız olay, o kristal sürahinin billur tapasında başkalarınca belli
olmayacak fakat benim hep göreceğim bir iz olarak kalacaktır’ diye yakınır. İşte sizin
yeni evli çift de günün birinde birbirlerini fena şekilde incitirlerse, izi kalacak değerli
bir nesneleri olur. Ne dersin?” - “Eh, inan, böyle bir öneri de ancak senden gelebilirdi ama küçük bir kristal vazo
gerçekten de hiç de fena bir düşünce değil. Aaa, saati kaç ettik farkında mısın, kalksak
mı acaba? Ben ancak senin vazoyu bulup, evin yolunu tutarım.” - “Kalkalım mı?”
- “Gecikmeyeyim diyorum da.”
- “Olur, olur. Hesabı ödeyeyim, çıkarız. Bu kentte zamanlama meselesi bir sorun. Ben de
hazır buralara gelmişken mutlaka bir-iki yere daha uğramak istiyorum.
Dışarıya bir ferahlık mı, yoksa bir burukluk mu olduğu anlaşılmayan bir yüz ifadesiyle
çıktılar ikisi de… Konuşmadan, kararsız bir kaç adım attılar, sonra birbirlerine doğru
döndüler. Ne güzel yapmışlardı buluşmakla. El, ele tutuştular, karşılıklı gülümsediler bir
iki dakika öylece hareketsiz durup sessizce vedalaştılar. Sonra ayrılıp, sözleşmiş gibi ikisi
de birbirinin aksi yönüne doğru yürümeye başladılar. Adam istediyse de, bir türlü dönüp
bakamadı geriye. Dikkati, gazete büfesinin yanında duran renkli hasır sepetin başındaki
çiçekçi kıza çevrildi. Koca bir demet çiçek aldı. Bir taksi çağırıp, evinin adresini verdi.
Elinde okşar gibi tuttuğu eflatun ve beyaz renklerden oluşan çiçek demeti, aklında ise
güzel arkadaşının ona gülen gözlerle bakan canlı, içten, aydınlık ifadesi vardı.
Bu berbat havada merdivenlerde duran kadının niçin böylesine dikkatini çektiğini anladığı
anda AVM’nin ana kapısından içeri girmişti bile. Yağmurdan ve sert, soğuk esen
rüzgârdan sonra karşılaştığı ılık havanın etkisiyle durakladı. Çoğu insanın yaptığı gibi
üstüne-başına çeki düzen verdi, saçlarını el yordamıyla düzeltti. Henüz üç-dört adım
atmıştı ki, gözleri girişte duran kadını aradı ama bu noktadan artık onu göremiyordu. Yine
de “Kimi bekler ki bu?” diye düşündü, bir an durakladı ve ardından çevresine bakınarak
mağazaların olduğu kısma doğru yürümeye başladı. İşte aradığı yer tam karşısında, servis
asansörlerinin hemen yanındaydı. İsteksiz, fakat hızlı adımlarla yürüyüp içeri girdi.










Bir cevap yazın