Toplantı salonunda birbirinden şık giyinmiş insanların arasında hafiften beyazlaşmış saçları ile yılların yorgunluğu yüzündeki çizgilerden fazlaca belli olan, günün anlamıyla paralel olarak çok kaliteli giyimli, ellili yaşlardaki adam kendini çok sıkılmış hissediyordu. Birazdan bu topluluğun önünde beyin cerrahisi ile ilgili çalışmalarından dolayı uluslararası bilim kurulu tarafından Avrupa’ nın en saygın tıp ödülünü almak için adı okunacaktı. Ama içindeki bu sıkkınlık, bu mahcubiyet, midesine saplanan sancılar, sırtından dökülen soğuk ter ve ağzının içini kaplayan tuhaf odunsu bir tat… Zaten kendisini ne zaman sıkılgan, mahcup hissetse bu tuhaf tadı bulurdu ağzında. Bu tadı her hissettiğinde ise gecekondu mahallesinde yaşayan o küçük yoksul çocuğa dönüşüverirdi birdenbire. O tadı hissettiği ilk güne, kırk yıl öncesine giderdi sessiz bir zaman yolculuğu ile hiç kimse fark etmeden…
Üzerindeki eski montuna sıkıca sarınmış, sırtındaki okul çantasını taşımakta bile zorlanan on yaşlarındaki kara kuru bir çocuk mahallede gazete alabileceğiniz tek yer olan büyükçe bir bakkalın önüne vardığında soluk soluğaydı. Okul zili saat sekizde çalıyordu ve daha gazeteyi alıp okula gidecekti. Annesinden gazete alabilmek için bin bir zorlukla aldığı parayı kontrol etti tekrar. Öğretmenleri okuma alışkanlığı kazanmalarına faydalı olduğunu düşündüğünden her gün öğrencilerden birinin gazete almasını istiyor sonrada önemli başlıkları, okumaya değer buldukları ilginç haberleri belli bir derste okuyup tartışıyorlardı. Bu günde sıra Ahmed e gelmişti. En ucuz gazeteyi alsa belki biraz para kalır ona da şeker alabilirim diye düşündü. Fakat ucuz gazeteler yarı çıplak kadın resimleri ile doluydu ancak okula götüremezdi onları. Öbür gazetelere baktı en sonunda birisini parasını ödeyip aldı. Diğer gazeteler gibi bunun başlığı da Başbakan Turgut Özal ın Amerika da geçirdiği ameliyatla ilgiliydi. Mart ayının Ankara ayazında okuluna doğru yürümeye başladı.. Üzerine giydiği abisinin eski montuna daha sıkı sarındı. Sıska vücudu soğukta yaprak misali titriyordu adeta. Okula vardığında öğrenciler sıra olmuşlar öğrenci andı okunmak üzereydi. Hemen gidip kendi sınıf arkadaşlarının olduğu sıraya girdi. Az sonra nöbetçi öğretmen;
“Karacakaya İlkokulu Öğrencileri dikkat, hazır ol” diye talimat verdikten sonra beşinci sınıflardan bir öğrenci andımızı okuttu.
“Türküm, Doğruyum…”
Daha sonra sıra ile sınıflara girdiler 3 D sınıfındaydı Ahmed. Sınıfındaki hemen hemen bütün öğrenciler gibi Ahmed’te yoksul aile çocuğuydu ve Ulubey mahallesindeki bir gecekonduda kiracıydılar. Sınıf mevcudu tam seksen kişiydi bazı sıralarda dört öğrenci oturuyordu. Öğrencilerin pek çoğu mahalleden de arkadaştı. Beş altı dakika sonra öğretmenleri sınıfa girince hepsi birden ayağa kalktılar.
“Günaydın çocuklar nasılsınız?” dedi öğretmenleri. Bir ağızdan;
“Sağ ol” diye cevap verdikten sonra sıralarına oturdular.
Öğretmenleri orta boylu, kumral kırk yaşlarında bir adamdı. İlk ders matematikti o gün. Ahmed matematik dersinde çok başarılıydı. Neredeyse bütün soruları o çözdü tahtada. Teneffüs vakti, Derya, Ahmed’in yanına gelip;
“Bu gün ders çıkışı bize gelip bana matematik çalıştırabilir misin?” diye sorunca Ahmed ne diyeceğini bilemedi. Derya sadece sınıfta değil okulun tamamında dikkatleri üzerine çekerdi. Okuldaki bütün öğrencilerden çok farklıydı. Bit düşmesin diye kızların bile saçları kısacıkken onun altın sarısı upuzun saçları her zaman tertemiz ve çok güzeldi. Gizliden gizliye hayranı olduğu bu kız kendisini davet edince Ahmed çok şaşırmıştı. Kekeleyerek;
“Tamam, olur” diyebildi, nefes almakta zorlanarak.
Heyecandan dersler geçmek bilmiyordu. Her zaman konuşmaya can attığı kızla bu kadar yakın olacağı için hem heyecanlanıyor hem de bir yanlış yapıp küçük düşmekten korkuyordu. Derya’ nın ailesinin maddi durumu daha iyiydi babası karakolda emniyet amiriydi karakolun yakınında ki apartmanlardan birinde oturuyorlardı.
Son derste gazeteyi okuyup tartışacaklardı Başbakan Turgut Özal’ın geçirdiği by pass ameliyatından sonra durumunun iyi olduğu hakkında doktoru De Bakey’in bir açıklaması vardı. Haberi okuduktan sonra Ahmed soru sormak istedi. Öğretmen Ahmed’e işareti ile söz verdikten sonra;
“Atatürk kendini Türk hekimlerine emanet etmişken başbakanımız neden Amerika da ameliyat olmuş ülkemizde doktor yok mu ki?” diye sorunca Öğretmen ne kadar hak verse de henüz 12 Eylül askeri darbesinin izleri devam ederken herhangi bir yorum yapmakta istemiyordu. O sırada Yusuf söz istedi;
“Belki oradaki doktorlar daha iyidir” dedi. “Olabilir” diye cevap verdi Ahmed;
“Ama ülkedeki doktorların daha iyi yetişmesi de bir başbakanın görevi değil midir? Hadi imkânı var o gidebildi sıradan vatandaş tedavi için gidebilir mi oraya?” dedi Ahmed. Öğretmen Ahmed’e katılıyordu ama yine de bir şeyler söylemeye çekiniyordu ki imdadına çalan zil yetişti.
“Evet çocuklar bu günlük bu kadar yarına ödevlerinizi yapmayı unutmayın ha” dedi.
Ahmed çantasını aldığında Derya yanına geldi;
“Gidiyoruz değil mi?” diye sordu.
“Tamam” dedi Ahmed “Gideriz” Okulun bahçesine çıktıklarında Ahmed durdu aniden. Derya “Ne oldu?” diye sorunca;
“Şeyy anneme haber versem iyi olur, ben önce eve uğrayayım sonra gelirim.”
“Tamam” diye cevap verdi Derya. “Bizim evi biliyor musun? Karakoldan aşağı inen caddenin başında, manavın olduğu apartmanda beş numaralı daire.” Tamam, anlamında kafasını sallayan Ahmed okulun bahçesinden çıktı ve birkaç sokak ilerideki evlerine doğru yürümeye başladı.
Üç beş dakika sonra evlerine vardığında nefes nefeseydi.
“Anne ne olur bayramlık çoraplarımdan birisini verir misin?” Ahmed’in son anda eve gelmek istemesinin nedeni delinmiş çorapları ile Deryalara gitmekten utanması idi.
“Ne oldu ki” diye sordu annesi.
“Ne olur anne ya, lütfen bir arkadaşıma gideceğim bu çoraplarla ayıp olur “ dedi Ahmed.
Annesi evdeki çoraplara bakıp en doğru düzgün olanlardan birisini verdi. Ahmed çorapları giyer giymez gitmek üzere ayaklandı. Annesi;
“Bir iki lokma bir şey yesen” oğlum deyince Ahmed annesinin hazırladığı sofrayı yeni fark etti alelacele tarhana çorbasından bir iki kaşık içti ve hemen hazırlanıp dışarı çıktı. Selahattin Doğan Karakoluna doğru yürümeye başladı. İçinde değişik bir heyecan vardı on dakikalık yolu tek solukta alıverdi. Ana caddeden karşıya geçip manavın olduğu apartmana girdi, kapı numaralarına bakarak üst katlara doğru çıkmaya başladı. Beş numara ikinci katta olmalıydı. Yanılmamıştı. Kapının önünde durdu derince soluk aldı ve son bir hamle ile üstünü başını kontrol etti, saçlarını eliyle düzelttikten sonra zili çaldı. Kapının açılması için geçen üç beş saniye asırlar gibi gelmişti ona. Kapıyı Derya’nın annesi açtı
“Hoş geldin evladım. Derya bak arkadaşın geldi” diye içeriye seslenirken Derya da annesinin arkasından göründü;
“Hoş geldin Ahmed buyur gel” dedi. Ahmed ayakkabılarını çıkardı keşke çoraplar gibi onları da değiştirebilseydim diye aklından geçirdi ama başka bir ayakkabısı da yoktu. Derya’nın annesi Ahmed’in montunu askıya asarken ve ayakkabılarını ayakkabılığa koyarken böyle pırıl pırıl bir çocuğun eski yıpranmış kıyafetlerine çok üzüldü, Ahmed’i rencide etmeden nasıl yardımcı olabileceğini düşünmeye başladı.
Derya Ahmed’i kendi odasına götürdü, orada matematik çalışmaya başladılar. Bir çocuğun odası olabileceğini hayal bile edemiyordu Ahmed. Dört kardeşi ile aynı odayı paylaşıyorlardı ve rahatça ders çalışabileceği bir ortam yoktu evlerinde. Derya’ya matematik problemlerini nasıl çözebileceğini gösterirken Deryanın annesi onlara meyve suyu getirdi. Soruları çözerken meyve suyundan da yudumluyorlardı. Epeyce bir zaman ders çalıştılar. Ahmed Derya’nın yanında olmaktan çok mutluydu ve zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildi.
“Çocuklar karnınız acıkmıştır. Akşam olmak üzere, kaç saattir ders çalışıyorsunuz, bugünlük yeter, biraz da başka zaman çalışırsınız. Hadi size yemek hazırladım” diyerek Derya’nın annesi onları mutfağa çağırdı. Yemek masasının üzeri birbirinden nefis görünen yiyeceklerle doluydu. Ahmed gerçekten de çok acıktığını fark etti. Bu yiyeceklerden yemek için sabırsızlanıyordu. Ancak nasıl, ne şekilde yiyeceğini bilemiyordu. Evlerinde hep yer sofrasında yerlerdi, evdeki gibi çalakaşık yese olmazdı elbette. Derya ve annesinin karşısında küçük düşmekten çekiniyordu. Bu yüzden önce onların nasıl yediğine dikkat ediyor ve kendisi de aynen o şekilde yemek yiyordu. O güne değin hiç yemediği salam, sosis bunların yanında değişik çörekler kekler hepsi harikaydı. Ama Ahmed’in gözü sofranın kenarında bir tabak içinde duran bembeyaz renkli ince şeydeydi “Kaymak mıydı acaba yoksa değişik bir peynir miydi?” diye içinden geçirdi. Ne var ki bir türlü ne annesi ne de Derya çatallarını uzatıp da ondan yemiyorlardı. Ahmed’in içi gidiyordu o beyaz şeyden yemek için. Ama yanlış bir şey yapmaktan ve nasıl yenileceğini bilmediğinden bir türlü çatalını uzatmaya da cesaret edemiyordu. Bütün o diğer leziz yiyeceklerden yerken aklı hep o beyaz şeydeydi. Ve yemeğin sonuna gelindi Ahmed tıka basa doymuştu. Yemekten kalkmadan Derya elini o beyaz şeye uzattı tamam işte artık onunda tadına bakabilecekti. Ahmed te hemen elini uzatıp o beyaz şeyi aldı, tuhaf kağıtsı bir cisimdi bu. Aceleyle ağzına götürüp ısırdı damağında acayip odunsu bir tat hissetmişti ki Derya ve annesinin o nesne ile ağızlarını sonra da ellerini sildiklerini gördü. Derya şaşkınca Ahmed’e baktı gülümsedi. Ahmed ise kötü bir şey yaptığını fark etti, çok utandı ama işi şakaya vurup;
“O kadar güzel şeyler yedim ki burada, bu bile eminim çok lezzetlidir diye tadına bakmak istedim, ellerinize sağlık diyebildi” zekice bir hamle ile.
Evet Ahmed’in yiyebilmek için aklına takılan, tadını merak ettiği beyaz şey o zamana kadar hiç görmediği ama o günden sonra yıllar boyu kendisini her mahcup hissettiğinde ağzında o odunsu tadı bırakan kağıt peçeteden başka bir şey değildi.












Bir cevap yazın