Yıllar önce Arkadaş filmini izlediğimizde hepimizin âşık olduğu bir şapkalı Azem vardı. Hepimiz ona aşıktık. Yılmaz Güney’di onu yaratan, Osmanlıca’ya dil çıkaran dilinin çocuk ruhunu bugünlerde de gören ve hatırlayan pek az olduğu için, çakma Azimleriyle Onu taklide çalışan sevgilisizlere gülüyor insanlar.
Birinci boyuttan izi sürülen asfalt boya bantlarında tarihi artık acemice değil haince takip eden bu çakma arkadaşlara benim gülesim yok artık.
Size de yok sevgisiz arkadaşlarım. O tarihlerde, çok kör ‘devrimci’ bakışlarınız kendi çıkarından ötesini göremediği için benim âşık olduğum adamı hiç tanımadınız; Selim Işık!
Onun Sevgili ruhu, onun Sevgili yalnızlığı çoğullaşmanın tek ince çizgisiydi bir salyangoz kararlılığında, ışıl ışıl.
Kanserden yeni kaybettiğimiz yatılı okul arkadaşım, ölümünden bir iki gün önce son konuşmasını yaparken kalbimle, kendi kalbinin üzgünlüğü arasında ilk kez gerçek bir bağ kurarak , ‘sen acılarını bağıra bağıra şarkılara gömdün. Bense suskunluğuma. ‘ dedi.
İkimiz de Azem’in şapkası kadar yalnızdık. 12- 13 yaşlarındaydık. Şapka takliti yaparak kendini tüketen Sevgisiz Arkadaşlarımızla sevgi arıyorduk.
Yıllar, her mavinin rengine bahane bularak geçerken, göğe bakma duraklarını hiç bilemediniz ve bütün sevgi duraklarını kaçırdınız arkadaşlarım.
Her Deniz’i yargılayarak yaşadınız. Onları astıklarında okuluna gidip, öğrencileri bi güzel toplayıp konuşma yapan parmak kadar şapkalı bir çocuğu (ortasında kızıl yıldız yoktu. Keşke olsaydı.) Okuldan attınız. Onlarca yıl okuluma giremedim. Yatakhanelerin soğuk demirine dokunamadım. Konuştuklarımı sorguladınız. Ömürleri boyunca benden nefret ettiler.
Sevgisiz Arkadaşlarım, en büyük yoksunluğunuz parasızlığınız değil, kendi yüreğinize göre sevmeyi göze alamayışınızdı.
Gözleri fincan yeşili arkadaşım, telefonda bir insanın sesine sarılmış en büyük kederle yalnızlığını paylaşıyordu işte…
(Çok gençti ).
(Ölmek istemiyordu, ben de istemiyorum).
(Yaşadıklarıma her an kırılacaklar gibi dokunuyorum ruhumla.
Şapkalı biri beni belki selamlar diye… )
Ne mümkün, herkes evsiz barksız, hain bir ruhla dolaşıyor, burjuva ahlakına sadakatle).
Açıkladıkları ikimiz arasında ilk ve son kez yakalanmış bir samimiyetin ifadesiydi:
‘Bizi sevmediler, öyle açtık ki sevgiye, bize sunulanı sevgi sandık.’
Son cümleleri tıkandı. Ben de aynı tıkanıklıkla yanıtladım. ‘Ben sanmadım.’ Benim hatam, kendimi dişi İsa sanmamdı. Değiştirme meraklısı ruhum, isyankâr duruşum, örnek olma sevdasındaydı. Ne büyük cehalet! Bunu ona söylemedim. Ucuz kahramanlığımın, ne çok güneş çarpmasına sebep olduğunu anlatamadım.
Ama ikimiz de o an birbirimize çok sarılmak istedik. Bundan hiç söz etmedik ama çok istedik. Nasıl bağışlanmaz bir gecikme. Diyemedim ona ben sana çok geldim başımda şapkayla, sen beğenmedin sevgimi ve şapkamı. O zamanlar, Selim Işık’ın peşindeydim Camus ve Dimitri ile birlikte. Sen onları hiç tanımadın benim bakışımla. Ben Yabancı’ydım bu dünyaya. Sen de ama farkında değildin diyecektim, ölmek üzere olan birine bunu söylemek olmazdı.
Ayrıca hastalığını paylaştığında benim ona verdiğim yanıt, serinletmişti, kalbini. Aradı ve teşekkür etti. Ben diyemezdim ki ah iki gözüm, yoğun bir demans korkusu yaşıyorum. Yalnızlığım ışığım benim ama, böylesi değil. Düşünsene, sana senin anlamayacağın bir ‘iyilikle’ gülen insanlar, yeni doğmuş bebeği idare eder gibi davranan yakınların…. Kalp durmasından defolup gitmek daha onurlu. İnsanlar hele yakınları hastalanınca bencilleşirler. En iyi onlar bilirler. Kıymet bilmek nedense acının höpürdetilmesiyle makbuldür. Bunları ona söylemek bencilliğin dik alası olurdu. Sustum, onu dinledim. Çünkü anlatmak istiyordu. Susamıştı.
Onu çok sevdiğimi hissettim. Aynı karanlığı yatakhane ve hayatta paylaştığım yoldaşımdı. Birlikte ağlamayı şimdi başardık. Ya hiç mümkün olmasaydı. Onu kalbimde sıkı sıkı kucakladım. Bilip bilmediğim bütün dillerde yakardım evrene yaşaması için.
Öldü.
Bütün Günselimler gibi şapkasız öldü.
24 Ekim, 2026












Bir cevap yazın