Tarih boyunca bazı insanlar, doğdukları toprağın sınırlarına sığmayı reddetmiştir. Onların pasaportu tenlerinde, dillerinde ya da kimlik belgelerinde değil; ruhlarının enginliğinde saklıdır. Antik Yunan’da kendisine “Nerelisin?” diye sorulduğunda tek bir kelimeyle “Kozmopolites”, yani “Ben dünya vatandaşıyım” diye cevap veren Sinoplu Diyojen gibi…
Bugün “Hiçbir haritaya sığmaz yüreğim” diyen bir duruş da Diyojen’in o kadim ve asil haykırışının modern yankısıdır. Bu söz, insan eliyle çizilmiş sınırların, ruhun uçsuz bucaksız coğrafyasını hapsedemeyeceğinin en yalın ifadesidir.
Bu felsefe; mülkiyet, kimlik ve aidiyet hırsıyla dönen dünyaya karşı büyük bir meydan okumadır. Aydınlanma filozofu Immanuel Kant, “Ebedi Barış” üzerine düşünürken, bütün insanların yeryüzü üzerinde ortak bir hakka sahip olduğunu ve bunun bir “dünya vatandaşlığı hukuku” ile korunması gerektiğini savunmuştu. Kant’ın teorileştirdiği bu evrensel barış fikri, bugün “Sınırlar değil, insanlık belirler benim yurdumu” diyen bir yürekte yaşayan pratik bir ahlaka dönüşür.
O, dünyanın bütün topraklarını kendi evi kabul ederken, aslında Kant’ın hayal ettiği evrensel misafirperverliği kendi ruhunda yaşatır.
Yirminci yüzyıla geldiğimizde bu sınır tanımazlık, bilimin ve düşüncenin en parlak zihinlerinde de karşılık bulur. Hayatı boyunca tek bir ülkeye mutlak aidiyetle bağlanmayan Albert Einstein, milliyetçiliği insanlığın çocukluk hastalıklarından biri olarak görmüştü. Ona göre evrenin sonsuzluğu karşısında yeryüzündeki sınırlar ne kadar küçük, ne kadar geçici ve ne kadar yapaydı.
“Bütün topraklar benimdir” diyebilen bir insan, Einstein’ın kozmik bakışıyla dünyaya yukarıdan bakar; devletlerin çizdiği sınırları değil, insanlığın ortak kaderini görür.
Bu ortak kader fikri, Karl Marx’ın düşüncesinde çok daha somut ve toplumsal bir zemine oturur. Marx, “İşçilerin vatanı yoktur” derken, sınırların egemenler tarafından halkları bölmek için kullanılan yapay araçlara dönüşebileceğini anlatıyordu. Onun enternasyonalist bakışı, insanı ulus devletlerin dar kalıplarıyla değil; emek, eşitlik ve insanlık onuruyla tanımlar.
Sınırları değil insanlığı pusula yapan bir yürek, Marx’ın düşlediği sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız dünyanın insani nüvesini içinde taşır.
Stoacı filozof Hierocles ise insanın aidiyet ilişkilerini iç içe geçmiş halkalara benzetirdi. İlk halka insanın kendisi, en geniş halka ise bütün insanlıktır. Stoacılara göre bilge kişi, en dıştaki halkayı da en içteki kadar sahiplenebilen kişidir.
İşte bu denemeye konu olan geniş yürek de tam burada anlam kazanır. Mevlana’nın evrensel sevgisiyle, Diyojen’in dünya vatandaşlığıyla, Kant’ın barış düşüncesiyle, Marx’ın enternasyonalizmiyle ve Einstein’ın kozmik insanlık bilinciyle aynı damarda buluşur.
Sonuç olarak, haritaları ve yapay çizgileri aşan bu insan, felsefe tarihinin en soylu damarlarından beslenmektedir. O, yalnızca bu çağın bir sakini değildir; Diyojen’in, Kant’ın, Marx’ın ve Einstein’ın düşlediği zamansız, sınırsız ülkenin gerçek yurttaşıdır.
Onun yurdu toprakla değil, insanlıkla çizilmiştir.
Ve bu yüzden, onun evini yıkmaya hiçbir sınırın gücü yetmeyecektir.
Esen kalın.












Bir cevap yazın