Moskova, 2026
Üç yazar, Arbat’ın kalabalık bir kafesinin dışarıya taşmış masalarından birinde oturuyordu. Masada votka, bira ve blini vardı. Az ötede sokak müzisyenleri çalıyor; turistler telefonlarını havaya kaldırıp selfie çekiyor, gençlerin çoğu ekrana gömülmüş yürüyordu. Arada bir, üzerinde “Z” amblemi bulunan tişörtlerle geçen gruplar kalabalığın arasından sessiz bir işaret gibi süzülüyordu.
Turgenev, etrafı ince ve ironik bir gülümsemeyle süzerek konuştu:
— Bakın dostlarım… Arbat hâlâ Arbat. Eskiden de burada gençler tartışırdı, şimdi de tartışıyorlar. Yalnız tartışmanın konusu artık “özgürlük” değil, “Wi-Fi şifresi” olmuş. Bazarov’um burada olsaydı, bütün bu manzaraya “saçmalık” der, ardından da bir laboratuvara kapanırdı. Peki siz ne dersiniz?
Çernişevski, heyecanını gizleyemeyen ama yüzünde kırgın bir gölge taşıyan bir sesle atıldı:
— Ne Yapmalı? sorusu hâlâ geçerli! Fakat bugünkü Rusya’ya bakıyorum da… Biz Kristal Saray düşlemiştik; onlar camdan alışveriş merkezleri inşa etmiş. Rakhmetov’um burada olsa, belki çivili yatağında yatmazdı da spor salonunda kas yapar, sonra kripto para piyasalarını takip ederdi. Vera Pavlovna bir kooperatif kuracağına, bugün herhalde “start-up” kurardı.
Bir an sustu, sonra daha sert bir sesle devam etti:
— Rasyonel egoizm zafer kazandı aslında; fakat bizim kastettiğimiz anlamda değil. Kolektif aklın değil, bireysel çıkarın zaferi bu. Bilim nerede? Halkın mutluluğu nerede? Putin’in “güçlü devlet” fikri, bizim rasyonel ütopyamızın gölgesini aldı; fakat ruhunu çarpıttı. Yine de… eğitim var, teknoloji var, uzay var, nükleer güç var. Potansiyel hâlâ mevcut. Yeni insanlar hâlâ mümkün!
Dostoyevski, acı bir tebessümle votkasından bir yudum aldı.
— Rasyonel egoizm mi? İşte tam da korktuğum buydu Nikolay Gavriloviç. Yeraltı Adamı bugün her yerde. Şu gençlere bakın… Telefonlarına bakarken hem her şeye sahipmiş gibiler, hem de hiçbir şeye sahip değiller. Bilinçleri fazla; fakat iradeleri felç olmuş.
Masadaki bardağı ağır ağır çevirdi.
— Sizin Kristal Saray’ınız geldi: Instagram, TikTok, tüketim tapınakları, parlak vitrinler… Ama insan ruhu orada mı? Hayır. Kin arttı, aşağılık duygusu büyüdü, yalnızlık derinleşti. Yeraltı Adamı artık bodrumda yaşamıyor; lüks dairesinde oturuyor. “İki kere iki dört eder” diyor, ama içinden hâlâ “iki kere iki beş eder” diye bağırıyor.
Sonra sesini alçalttı:
— Devlet güçlü diyorsunuz… Peki ruh? Ruh zayıf. Kiliseye gidiyorlar; ama inanıyorlar mı? Milliyetçilik yükseliyor; ama maneviyat çöküyor. Benim kahramanlarım gibi acı çekmeden yaşayamıyorlar; fakat acının anlamını da bilmiyorlar.
Turgenev, ikisinin arasındaki gerilimi hafifletmek istercesine gülümsedi.
— İkiniz de biraz abartıyorsunuz. Bazarov’um bugün yaşasaydı, muhtemelen bir teknoloji şirketinde çalışır, “bütün bu milliyetçi-romantik saçmalıklar” der, sonra vergi optimizasyonu yapardı. Ya da tam tersine, muhalif olur, Berlin’e kaçardı.
Kalabalığa baktı.
— Kuşak çatışması bitmedi ki… Babalar hâlâ “büyük Rusya” diyor; oğullar ise “neden her şey bu kadar pahalı?” diye soruyor. Ben liberal Batı hayranıydım, bunu saklamadım. Bugün de Avrupa fikrine yabancı değilim. Ama Batı da eskisi kadar sağlıklı değil. Rusya ise hâlâ aynı yerde: ne tam Avrupa, ne tam Asya. Ne bütünüyle geçmişte, ne bütünüyle gelecekte.
Çernişevski, yine coşkuyla öne eğildi:
— Ama ilerleme var! Uzaya gidiyorlar, yapay zekâ geliştiriyorlar. Bizim rasyonel planlama dediğimiz şeyin bazı unsurları devlet eliyle gerçekleşti. Yeter ki halk bilinçlensin, yeter ki kolektif yapı yeniden kurulsun, yeter ki—
Dostoyevski, sözünü sertçe kesti:
— Halkı bilinçlendirmek mi? Bilinç dediğiniz şey bazen hastalığın ta kendisidir! Bakın şu “yeni insanlar”ınıza… Kimi oligark oldu, kimi memur. Rakhmetov’un disiplini kaldıysa, o da şimdi siloviki içinde yaşar. Siz insan ruhunu unuttunuz. Özgür irade olmadan ne planlama kalıcıdır, ne ilerleme.
Daha karanlık bir sesle ekledi:
— Yeraltı Adamı bir gün patlayacak. Ve o patlama rasyonel olmayacak.
Turgenev, kadehini usulca kaldırdı. Sesi yumuşak, ama hüzünlüydü:
— Beyler… Belki de en doğrusu Bazarov’un, Rakhmetov’un ve Yeraltı Adamı’nın aynı ülkede yaşamaya devam etmesidir. Rusya biraz da budur: çelişki. Bir yanda güçlü devlet, öte yanda derin yalnızlık. Bir yanda teknoloji, öte yanda bitmeyen ruh arayışı. Bir yanda itaat, bir yanda içten içe kaynayan itiraz.
Kadehini masaya bıraktı.
— Hiçbiri tam kazanmadı. Hepsi biraz gerçekleşti; hepsi biraz çarpıtıldı. En gerçek olan belki de bu tutunamama hâlidir.
Dostoyevski, Arbat’ın kalabalığına bakarak fısıldadı:
— Ve bu tutunamama… sonsuza dek sürecek gibi.
Üçü de sustu. Arbat’ta sokak lambaları birer birer yanarken, yan masadan Rusça rap müziği yükseldi. Kalabalık yürümeye devam etti. Tarih, sanki hiçbir şey olmamış gibi, bir kafede yarım kalmış konuşmaların içinden geçip gitti.












Bir cevap yazın