Ölüm korkusu ile yaşam korkusu aynı kökten beslenir; yalnızca iki farklı maske takmış aynı korkudur.
Ölümden korkan insan, varoluşun mevcut biçimine; bedene, kimliğe, alışkanlıklara ve bu belirli hayatı oluşturan koşulların düzenine sıkı sıkıya tutunur. Çünkü kendisini, geçici olan bu formdan ibaret sanır.
Yaşamdan korkan insan ise varoluşla tam anlamıyla bütünleşmekten geri durur. Kendini bütünüyle ana teslim edemez; daima bir şeyleri yedekte tutar, hep biraz geride durur ve hiçbir zaman şimdiki zamana tam olarak varamaz.
Blavatsky’nin de sezdiği gibi, bu iki tutum aynı temel yanılgıdan doğar: İnsanın, gerçekte olduğu şeyin yalnızca bu geçici biçim olduğuna; bu biçim sona erdiğinde kendisinin de onunla birlikte yok olacağına inanması.
Vedanta, Budizm ve antik Gizem Okulları’ndan ilham alan Teozofi geleneği, ruhu bir cezaya ya da tesadüfe mahkûm edilmiş bir varlık olarak değil; tek bir yaşama sığamayacak kadar engin bir bilincin doğal ritmi içinde, ardışık formlar arasında yol alan bir yolcu olarak görür.
Bu bakışa göre ölüm bir son değildir. Ölüm, doğumun öte taraftan görünen yüzüdür; bir kapanış değil, başka bir geçiştir.
Bunu idrak eden ruh, ne dehşet içinde hayata tutunur ne de gerçek bir yaşamın gerektirdiği risklerden kaçar. Çünkü bilir ki hayat, sahip olunacak bir şey değil; içinden geçilecek, tadına varılacak, hakkı verilecek bir emanettir.
Stoacılar bu hakikate felsefi bir berraklıkla yaklaştılar. “Memento Mori” — “Öleceğini hatırla” — bir karamsarlık öğüdü değil, insanı sıradanlıktan ve anlamsız meşguliyetlerden kurtaran bir uyanış çağrısıydı.
Ölümü açıkça görebilen kişi, artık önemsiz şeylere ömür harcamaz. Marcus Aurelius bu düşünceye sık sık dönerdi; kendini kederlendirmek için değil, dikkatini gerçekten değerli olana yöneltmek için.
Çünkü ölüm korkusunu aşmak, ölümü unutmak değil; zaten yaşamakta olduğun hayata tam anlamıyla varmaktır.
Eğer bu bedenin, bu kimliğin ve bu biçimin geçici olduğunu gerçekten kabul etseydin, bugün neyi farklı yapardın?












Bir cevap yazın