Alın teri,
sessiz bir yemin gibidir sabaha karşı
kimse görmez akarken,
ama toprak bilir, taş bilir, zaman bilir.
Kiminleydi?
Bir annenin çatlamış ellerinde,
bir işçinin sırtında güneşle konuşan,
bir çocuğun defterinde silinmeyen izdi.
Kimeydi?
Ekmek kokusuna,
yarın umuduna,
“az kaldı” diyen kalbin sabrına.
Alın teri,
ne yalnızdı ne de sahipsiz
her damlası bir hikâye,
her hikâye, insanın kendine verdiği sözdü.
Belki akşamın,
belki gecenin en sessiz vaktiydi
kapı aralanırdı usulca,
yorgunluk eşiğe bırakılır gibi.
İçeri giren sadece beden değildi,
bir günün yüküydü omuzlarda,
ama gözlerde saklı bir ışık:
“geldim” demenin huzuru.
Bir çorbanın buharında çözülürdü dertler,
bir selamda erirdi bütün yorgunluk,
ve küçük bir gülüşte
koca bir gün affedilirdi.
Alın teri,
işte o an anlam bulurdu
neşeye dönüşen sabır,
huzura varan bir yol gibi.
Ve insan anlardı,
bütün çabası, bütün sessiz savaşı,
aslında o kapıdan içeri girerken
kendini bulmaktı.












Bir cevap yazın