Pelle Ohlin… Yaşadığı iç çatışmalar öldürdü yıllar önce onu… Bir yanda hayalleri, diğer yanda benliği… Hayallerine ulaşmak için benliğinden vazgeçmek zorundaydı o. Ama ikisinden de vazgeçemedi. Bu yüzden canından vazgeçmek zorunda kaldı. İsveç’ten alıp Norveç’e götürdü hayalleri onu. Bir grup uğruna… Yaptığı fedakarlıklar ona aydınlık bir gelecek vaat edeceğine onu karanlığın en dibine gömdü. Yeri geldi, sahne şovu için konserde jiletle kolunu kesti. Yeri geldi, yeni taşındığı ülkede açlık ve sefalet çekti… Tesellisi hep aynıydı: Grubumuz yakında çok popüler olacak ve kardeşlerimle beraber Norveç’te çok mutlu bir hayat süreceğiz. Grubun ünlü olma, tanınma aşamasında olurdu öyle ufak şeyler… Olur muydu? Bu gördüklerinin hepsi bir tanıtım mıydı, yoksa grubun asıl karanlık yüzü mü? Tüm bu kanlı sahne şovları, satanistik şarkı sözleri, şiddet ögeleri, kundaklamalar sadece grubun dikkat çekmesi için yapılan bir çeşit reklam mıydı, yoksa arkadaşı sandığı grup üyelerinin karanlık ve kirli ruhlarının somut hali mi?
Pelle, müzisyenlik hayallerini gerçekleştirmek için onlara uyum sağlamak zorundaydı. Onlardan olmasa bile… Onlar gibi görünmek zorundaydı. Acımasız olmak zorundaydı. Korkutmak zorundaydı… Yapamadı bunları Pelle… O acımasız görünmeye çalıştıkça insanlar onun içindeki şefkati gördüler. O korkutmaya çalıştıkça insanlar onu daha çok sevdiler. Özünde gerçekten iyi olan bir insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın kalbindeki, ruhundaki ışığı gizleyemezdi. Güneşin önünde ne kadar set olursa olsun onun ışığı ve sıcaklığı insanlara elbet ulaşırdı… Pelle kalbi ve aklı arasında kaldı. Kalbi ona vazgeçmesini, gruptan ayrılmasını söylüyor ama aklı grup tanınana kadar bunları yapmakta bir sakınca yok diyordu.
Kalbini dinlemeye karar verdi Pelle… Mayhem’den ayrılacak ve eski grubu Morbid’e dönecekti. Morbid onu tekrardan kabul edecektir. Ama bu olamadı. İşler beklediği gibi gitmedi ve Morbid’e dönme umutları bir bir söndü. Pelle bu süre zarfında ağır bir depresyonun altına girdi. Odasından çıkmıyor. Günün hepsini ya yazarak ya çizerek ya da yatağa uzanıp boş bir şekilde tavana bakarak geçiriyordu. Ya aşırı fazla uyuyor ya da hiç uyumuyordu. Çok az yemek yiyor, kendine adeta eziyet ediyordu. Göz altları morarmaya ve damarları belirginleşmeye başlamıştı… Pelle bu süre zarfında ‘I Love Transylvania’ yazan bir tişört giyiyordu. ‘Transylvania’ onun için ‘öbür dünya’ anlamına geliyordu. Pelle’nin ölüme ve sonsuzluğa olan özlemi git gide artıyordu. Henüz yirmi iki yaşındaydı oysa…
Çocukluğunda yaşadığı büyük travmadan sonra artık kendi varlığına inanmıyordu. Cotard sendromuna yakalanmıştı… Yaşadığını hissettiği anlar nadirdi. Yaşıyor muydu? Ölü müydü? Yıllar boyunca kendine sorduğu soru bu oldu. Hayır: O yaşamıyordu. ‘Bu bir rüyaydı ve yakında uyanacaktı’ onun söylediğine göre. Bir yanda grupta yaşadığı çaresizlik ve diğer yanda ölüme ve sonsuzluğa olan dizginlenemez arzusu, sevdası… Bütün acıları dindirecek olan tek şey yalnızca biraz barut ve biraz demirdi… O hiçbir zaman bu dünyaya ait olmamıştı ve ait olduğu dünya onu birkaç adım ötede, duvarda asılı bir şekilde bekliyordu. Bileklerini kesti önce…
Sonra bu yirmi iki senede biriktirdiği tüm acılar ve dertler boğazından aşağı akıverdi… Gitmeden önce bir şey bırakmalıydı bu dünyaya… Masasına oturdu ve bembeyaz bir kağıda yazdı o kızıl cümleleri… Belki grup arkadaşları, sözde arkadaşları, zahmet edip de okurdu birkaç cümlesini… Sonra kalemini masaya bıraktı ve ait olduğu dünyanın anahtarının asılı olduğu duvara doğru yürüdü… Artık bu rüyadan uyanmaya ve gerçekten ‘var’ olmaya hazırdı… Ait olmadığı bu dünyanın oksijenini son bir kez içine çekti Pelle… Gürültülü bir vedadan sonra ardında bıraktığı tek şey bir not, kızıla boyanmış bir oda ve birkaç kafatası parçasıydı..
Kirpi Edebiyat ve Düşün Dergisi olarak öyküsü için Hacı Sabancı Anadolu Lisesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü Öğrencilerinden 9F Sınıfı Ecrin ÇAĞLAYAN‘a teşekkür ederiz.












Bir cevap yazın