İlk öykü kitabım ‘Melankoliye Tutulmak’ı basan Esinti Yayınları maalesef kapanıyor. Ellerinde yüz küsür kitabım kalmış. Koruyacakları yerleri olmadığı için kitapları geri dönüşüme göndermeyi düşünüyorlar. Yayınevinin kapanışına mı üzüleyim, çöpe gidecek olan kitaplarıma mı bilemiyorum. Dün haberi aldığımdan beri içim kan ağlıyor. Yazar olmak, bu topraklarda yazmak insana türlü türlü cezalar ve acılar tattırıyor. Yine de, her şeye karşın yazıyorum. Nedenini bilmeden… Sanırım sanat böyle bir şey. Akacaksa eğer durduramıyorsunuz.
Ben de ne yapacağım? Yeni yazdığım öyküyü buradan yayınlayacağım. Dilerim beğenilir, dilerim yüreklerinizde çiçekler açtırır…
HOŞ GELDİN FRANK!
Onu bir deli, ya da belki de bir dahi, ölülerden kopardığı parçaları birbirine dikerek yarattı. Parmaklar, eller, kollar, bacaklar, gözler, burun ve ağız, iç organlar, bir yürek ve beyin. Her şeyi tastamamdı. Eksiği yoktu. En nihayetinde elektrik yardımıyla canlandırılmıştı. Yaşıyordu.
İlk kez dünyaya gözlerini açışını çok da iyi anımsıyordu: “Frank!” diye seslenmişti ona deli dahi. “ Aramıza hoş geldin!”
Canlanmak tuhaftı. Göğüs kafesinde saat gibi çalışan bir pompa vardı örneğin. Nefes alıp vermek kendiliğinden işleyen bir körük barındırmak gibiydi içinde. Bakıyordu Frank ve görüyordu. Renkler… Işık… Dinliyordu. Sesler… Müzik… Kısa bir zaman sonra konuşmayı da öğrenecekti.
Dahi, ona öğretiyordu. Yazmayı, resim yapmayı, matematiği, gökyüzünü, yıldızları… Bildiği her şeyden aktarmak istiyordu Frank’e. Belki de seviyordu onu?
Ellerini inceliyordu ışığa doğru uzatıp. Derisi dikişlerle kaplıydı. Kırkyama örtüler gibi birbirine ulanmış hepsi de farklı tonlarda sayısız parçadan oluşuyordu. “Çirkin,” diye mırıldanıyordu kendi kendine, “çok çirkin.”
Aynanın karşısına geçtiğinde önce korku ve tiksintiyle gözlerini yumuyordu. Sonra onları yavaş yavaş açıyordu ve sıkça kırpıştırarak karşısında gördüğü korkunç görüntüye alışmaya çalışıyordu. İki gözü farklı renklerdeki kocaman, eğri dudaklı, geniş alınlı, sarkık mor burunlu yaratığa dehşet içinde bakıyor, ardından boru gibi kalın sesiyle ağlamaya başlıyordu. O anların bir tesellisi yoktu. Eski şatonun küçük pencerelerinden görünen ve daima kurşun rengi olan gökyüzü kadar kasvetli buluyordu yaşamı. Karanlık ve hüzün dolduruyordu yüreğini: “Kimim ben?”
Dahi, kendisine ‘baba’ demesini istiyordu Frank’tan. “Baba! Baba! Baba!” diye defalarca tekrarlıyordu Frank. Baba ne anlama geliyordu? Bir tür bakıcı? Bir nevi kollayıcı? Öğretici? Ya da canlandırıcı? Bilmiyordu. Bilebilmek için gözlerine bakıyordu adamın. Ama orada deli bir kıvılcımdan başka bir şey yoktu.
Aynaları sevmediğine karar verdi. Bir sabah erkenden uyanıp şatodaki bütün aynaları yumrukladı. Tuzla buz etti. Elleri kanıyor ama canı yanmıyordu. Kanayan yerlerini yalayarak temizledi. Dahi uyandığında şatoda hiç ayna kalmamıştı.
“ Bunu neden yaptın?” diye sordu Frank’e. Kızmış görünmüyordu. Frank çocuk gibi dudak büktü, omuz silkti. “Tamam,” dedi dahi, “zaten hepsi de eskimişti. En az iki yüz yıllıktılar.”
Yemek yemeyi seviyordu en çok. Resim yapmayı, geceleri dahinin teleskopundan yıldızları izlemeyi de çok seviyordu. Meraklıydı. Dokunuyor, kokluyor, inceliyordu. Her şeyi bilmek istiyordu. Okumaya başlamıştı. Şatonun yüksek kulelerinden birindeki büyük kütüphaneye çıkıyor, saatlerce kapatıyordu kendini oraya. Mum ışığında, kapı ve pencereler sıkı sıkıya kapalı olduğu için içeride yoğunluğu gittikçe artan eskimiş kağıt kokusunu soluyarak uzun uzun okuyordu. Eski savaşları, gelmiş geçmiş imparatorları anlatan tarih kitapları, canlıların yapılarına dair kitaplar, büyüden ve esrarengiz dünyalardan söz eden kitaplar, inceli kalınlı, toz içinde kalmış, ciltleri eskimiş, renkleri solmuş binlerce kitap… Okurken kendini unutuyor, okuduğu kitaba göre kâh bir imparator oluyor, kâh masalın birindeki yakışıklı prens, kâh güçlü bir büyücü, kâh amansız bir komutan oluyordu hayalinde. Kendini kaptırıp gidiyordu okuduklarına. Öyle ki, hiç çıkmak istemiyordu kurduğu düşlerden.
‘Kadın’ lardan söz ediyordu bazı kitaplar. ‘Anne’ ler ve babalardan. ‘Sevgililer’ den. ‘Aşk’ tan. Babayı az çok biliyordu. Ama kadın neydi? Ya anne? Aşk nasıl bir şeydi? Sevgililer kimdi?
Akşam üzerleri bahçeye çıkmayı seviyordu. Şatonun engin, uçsuz bucaksızmış gibi duran yaşlı bir bahçesi vardı. Bakımsızlıktan cılızlaşmış dallarıyla göklere kadar uzanmış yaşlı ağaçlar, toprağı amansızca sarmış ayrıkotları, hiç budanmadığı için kıyasıya vahşileşmiş gül ağaçları, ayrıkotlarından fırsat bularak aralara yerleşmiş devedikenleri, yer yer dimdik uzanan serviler… Dallarda neşeyle sıçrayan gündüz kuşları, hava kararmaya başlayınca bahçeyi ziyarete gelen acıkmış baykuşlar… Bu karmaşık yaşam cangılı Frank’in yaşlı yüreğine bir parça da olsa neşe veriyor, onu içindeki hüzne karşın devam etmeye teşvik ediyordu. Kendisini çepeçevre kuşatan bu doğa parçasının güzelliği ve oradaki canlıların yaşama karşı olan hevesleri, kısa süreliğine de olsa kendi çirkinliğini, yaşamaya karşı olan isteksizliğini unutturuyor, hatta içine nedensiz bir mutluluk düşürdüğü bile oluyordu.
Çay saatiydi. Güneş ufka doğru meyletmişti. Dahi ince porselenden çay fincanlarını sıcak sıvıyla doldurduktan sonra el yapımı portakallı kurabiyelerinden servis etti. Frank düşünceli görünüyordu.
“Kaç şeker?” diye sordu dahi. Her çay saatinde Frank’e aynı soruyu sorar ama yanıtını dinlemezdi. Kafası hep başka şeylerle meşguldü. Frank bir süre konuşmadı. Neden sonra fincana uzanırken dahinin gözlerine baktı:
“Benim annem yok mu?”
“Ahhahaha!” diye bir kahkaha attı dahi. Sonra aniden ciddileşerek uzun uzun düşündü. Fincanını karıştırırken Frank’i yanıtladı:
“Var elbette.”
Frank ifadesiz bir suratla dahiye baktı.
“Peki nerede?”
Dahi çayından bir yudum aldı. “ Hmm, nefis olmuş.” diye mırıldandı.
“ Nerede diye sordum.”
Dahi bu kez Frank’e bakarak:
“ Bilmiyorum.” dedi.
“ Onu görmek istiyorum.” Frank ciddileşmişti. Gözlerinde yoğun bir kararlılık okunuyordu.
“ Bak, senin durumun biraz farklı Frank.”
“ Ne demek istiyorsun?”
Dahi artık Frank’in gözlerine bakamıyordu. Fincanını masaya bırakmıştı. Dudaklarını kemiriyordu.
“ Söylesene!”
“Sen… Nasıl anlatsam… Birden fazla kişisin.”
Frank kımıldamadan dahiye bakıyordu.
“ Seni ben yaptım. Bazı… Bazı vücutları keserek onları birleştirdim. Cesetleri. Ve seni canlandırdım.”
Konuşması bitince kaçamak bakışlarla Frank’e baktı. Onun vereceği tepkiden korkuyordu. Frank uzun süre düşündü. Nihayet konuştu:
“Bunu neden yaptın!”
“Ben… Denedim… Sadece olacak mı diye görmek için…”
“ Anladım.” dedi Frank. İçine gittikçe büyüyen bir öfke tohumu ekilmişti.
Yalnızca bir tane annesi yoktu. Yüzlerce annesi olmalıydı. Her parçasının annesi farklı bir kadındı. “Kim bilir kaç insanım ben…”
Odasına kapandı Frank. Dahi dışarı çıkması için yalvarıp yakardı. Frank odasının büyük ahşap kapısını kilitlemişti. Dahi kapıyı yumrukladı. İçeriden bir yanıt alamadı. “ Yalvarırım çık da konuşalım. Bir şeyler yemelisin. On gündür oradasın. Sağlığını yitireceksin.” Frank kapıyı açmadı. Bir sözcük dahi etmedi. Sadece yatıyor ve tavanı izliyordu. “Madem mezarlıktan geldim, geldiğim yere dönmeliyim.” diye düşünüyordu.
Açlıktan ölmediğini görünce bir sabah gizlice bahçeye çıktı. Halsizdi. Açlıktan sendeliyordu. “ Göle yürüyeceğim. Kıyısına varınca da kendimi sulara bırakacağım. Yüzme bilmiyorum. Mutlaka boğulur ölürüm.” diye düşündü. Bahçenin devasa demir kapısını açarak dışarı çıktı. Bir saat kadar yürüdü. Bayılmak üzereyken gölün kıyısına vardı. Ayakta güçlükle dikilerek bir süre gölü izledi. Su gümüş rengiydi ve rüzgar olmadığı için alabildiğine sakindi. “ Az sonra gitmiş olacağım…”
Suya girecekti ki sessizliği bir çığlık sesi bozdu.
“Tanrım, yardım edin!”
Frank bekledi. Dinledi. Ses bataklık tarafından gelmişti. Düşündü:
“ Nasıl olsa birazdan ölmüş olacağım. Birinin yardıma ihtiyacı varsa bile bu noktada beni ilgilendirir mi…”
Tereddüt içinde bir süre daha bekledi. Sesi tekrar duymayınca suya yöneldi. İşte o anda yine:
“Yardım! Kimse yok mu!”
Frank içgüdüsel bir biçimde aniden dev gövdesiyle bataklığa doğru koşmaya başladı. O sırada var gücüyle bağırdı:
“ Neredesin!”
Yanıt gelmedi. Frank hızlandı. Nefes nefese bataklığa vardı. Kıyıda durup hızlıca çamuru gözleriyle taradı. Birdenbire onu gördü! Kızıl saçları ve umutsuz gözleriyle bir baş! Ağzına kadar çamura batmıştı. Artık konuşamıyor, sadece gözlerini dehşetle açmış, yapışkan balçığa batmak üzere olan burnundan ancak soluk alıp veriyordu.
Frank derhal çevresine bakındı. Bir ip veya halat ya da bir çubuk arandı. Herhangi bir şey bulamayınca yere yüzüstü uzanıp kadına doğru ellerini uzattı. Kafayı yakaladı. Kadın kıyıya yakındı. Onu var gücüyle kendine doğru çekti. Balçık çok yoğun olduğundan kadını çekmekte zorlanıyordu.
Kadın kendine hafifçe yaklaşınca ellerini çamura daldırıp koltukaltlarından kavradı onu. Gözlerini yumdu ve geriye kalan bütün gücünü kullanarak onu kendine doğru çekti. Genç kadın yavaşça dışarı doğru kayarak içinde bulunduğu balçıktan kurtuldu. Frank onu son bir hamleyle kendine doğru çekip kuru toprağın üzerine fırlattı.
Ve derin bir sessizlik… Kadın üzeri kalın bir çamur tabakasıyla kaplı olan ağırlaşmış bedenini hareket ettirmeden toprağın üzerinde yüzüstü yatıyordu. Frank de açlıktan ve yorgunluktan dolayı, yatmış olduğu yerden kalkamamıştı. İkisi de sessizce güç toplamaya çalışıyorlar, bu sırada çevrelerindeki yaşam hızla akmayı sürdürüyordu. Kuşlar neşeyle daldan dala zıplıyor, çılgınca ötüşüyor, telaşla yiyecek aramaya girişiyorlardı. Toprağın üzerinde böcekler, yabani çiçeklerde arılar dolaşıyor, her şey rastgeleymiş izlenimi yaratan karmaşık bir düzen içinde devinip duruyorlardı.
Aradan bir saat kadar geçmişti. Kadının üzerindeki çamur kısmen kurumuştu. Haliyle kadıncağız bir parça hafiflemişti. Nefesini toplayarak güçlükle konuştu:
“Hayatımı kurtardınız. Size minnettarım bayım.”
Yarı baygın yatan Frank, kadının sözleriyle kendine geldi. Başını kaldırdı, kadına baktı:
“ Bana mı dedin?”
Uzun, kızıl saçları vardı. Minik bir burnu, çilleri… Gözleri zümrüt kadar yeşildi.
“Evet efendim, siz büyük bir iş yaptınız.”
Frank doğrulup oturdu. Kadına daha dikkatle baktı:
“Güzelsin.”
“Ah, ben mi efendim? Sağ olun, ben sadece bir hizmetçiyim.”
“ Saçlarının rengi… Gün batımı gibi…”
“Kızıldır saçlarım. Anneme çekmişim.”
“Bir annen var demek…”
“Evet, evet… Yaşlı bir kadıncağızdır kendisi. Üstelik hasta da.”
“Sever mi seni?”
“Evet, evet bayım. Canından çok sever bizi. Hiçbir şeyi yok. Fakir. Ama bir şeyleri olsaydı mutlaka bize vermek isterdi.”
Frank yere baktı. Uzunca bir süre da öyle kaldı. Düşünüyordu. Sonra kadına döndü:
“ Bataklığa nasıl düştün?”
Kadıncağızın gözleri doldu:
“ Ah efendim, düşmedim. Beni attılar. Çalıştığım konakta bir elmas broş kayboldu. Broş benim çantamdan çıkınca çaldığımı düşünüp beni cezalandırmak istediler. Ama ben çalmadım efendim, size yemin ederim ben dürüst ve onurlu bir kadınım. Hizmetçi olabilirim ama hırsız değilim.” Ağlamaya başladı. Frank kadının ağladığını görünce kalbinden kocaman bir parça koptu sanki. Elini kadının saçlarına doğru uzattı. Ama tam dokunacakken durdu. Eline baktı. Korkutucu görünüyordu.
“ Benden korkmadın mı?”
Kadın güçlükle yattığı yerden doğruldu. Üzerini kaplayan yarı kurumuş, yer yer çatlamış çamur tabakası nedeniyle kilden bir heykel gibi görünüyordu. Frank’in gözlerine bakarak bakışlarıyla izin istedi. Frank bir şey söylemeyince yavaşça uzanıp adamın elini tuttu.
“Efendim, sizden neden korkayım? Siz olmasaydınız çoktan ölmüştüm.”
Kadının elini tutmasıyla birlikte kalbini bir titreme aldı Frank’in. Sanki kadının teninden kendininkine güçlü bir akış oluyordu.
“Ne oluyor?” diye soruverdi.
“ Efendim, benim adım Rossa. İzniniz olursa bundan sonra geri kalan ömrümde hizmetkarınız olmak isterim.”
Frank şaşkınlık içinde Rossa’ya baktı. Eli hâlâ kadının elindeydi.
“Neden?”
İçinden kadına dokunmak, saçlarını koklamak ve onun yakınında olmak geliyordu. İçi kıpır kıpırdı. Daha önce hissetmediği duygular uyanıyordu yüreğinde birer birer. Bakışları yumuşamış, göz bebekleri büyümüştü.
“ Ne dersiniz efendim? Sizinle gelebilir miyim? Gidecek hiçbir yerim yok. Birkaç altın karşılığı veya karın tokluğuna da çalışırım. İşim iyidir. Yemek yapar ortalığı temizlerim.”
Frank ayağa kalktı. Ardından kadına da kalkması için yardım etti. Kadın Frank’in koluna giriverdi. Zorlukla ayakta duruyordu. Birlikte şatoya doğru yürümeye başladılar. Rossa durmadan konuşuyordu:
“Siz iyi yürekli bir adamsınız bayım. Sizin gibilere rastlamak çok zor bu çağda. Görün bakın çok çalışacağım. Zayıf olduğuma bakmayın. Gücüm kuvvetim yerindedir. Yanlış anlamazsanız adınızı bağışlar mısınız bana? Bu arada gözleriniz ne kadar güzel. İkisi farklı renklerde. Kuzenimin gözleri de böyleydi. Doğuştan oluyormuş…”
Frank yürürlerken konuşmadan Rossa’yı dinliyordu. Kadına karşı duyduğu hisler- ki bunun aşk olduğunu henüz bilmiyordu- ona açlığını da, ölmek üzere göle gidişini de, umutsuzluğunu da, öfkesini de bütünüyle unutturmuştu.












Bir cevap yazın