İnsanlardan, seslerden, konuşmalardan; hatta kendi düşüncelerimden bile yorulduğum günlerden…
Sanki her şey rengini yitirmiş. Dokunduğum hiçbir şey içimde yankı bulmuyor. Yapmam gereken sayısız şey varmış gibi hissederken, aynı anda hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Zaman akıyor; ben ise donmuş bir tablonun içinde, aynı anın sessizliğinde bekliyorum.
Ah… Bitmek bilmeyen bu can sıkıntısı… Kabına sığmayan ruhum… İçimde hiç susmadan fısıldayan o ses:
“Bundan daha fazlası olmalı…”
Belki de aradığım; yeni bir şehir, yeni insanlar, yeni eşyalar ya da yeni uğraşlar değil.
Belki aradığım, adını hâlâ koyamadığım bir hâl…
Çünkü neye dokunsam bir süre sonra eksik geliyor. Ne yaşasam, içimde bir yer usulca soruyor:
“Hepsi bu mu?”
Sanki yüreğim bu dünyaya sığmıyor da, ait olduğu evi hatırlamaya çalışıyor.
İşte o zaman tarifsiz bir boşluk büyüyor içimde…
Bir yalnızlık…
Bir kaybolmuşluk…
Bir özlem…
Ve belki de en yorucusu şu:
Hiçbir şeyin beni bütünüyle doyuramaması.
Ama belki de bu bir eksiklik değildir.
Belki ruh, sonsuzu aradığı için sonlu olan hiçbir şeye tam anlamıyla doyamıyordur.
Yine de biliyorum…
Bu sis de dağılacak.
Bir gün, içimde yeniden küçücük bir kıvılcım yanacak.
Ve ben, kaybolduğumu sandığım yerden değil; aslında hep yürümem gereken yere, kendime doğru yeniden yürüyeceğim.
Çünkü bazen insanın aradığı şey, dışarıda değil; kendi ruhunun derinliklerinde henüz keşfedemediği bir hakikattir.












Bir cevap yazın