Antalya’nın ilk Alman turist rehberi olan Hüseyin Çimrin, çocukluğundan bugüne biriktirdiği Antalya arşivi ile Antalya’nın yaşayan hafızası. Sabah gazetesi Akdeniz ekinde “Antalya’da Zaman” köşesinde 14 yıldır Antalya’nın geçmiş yaşamına dair araştırma yazıları yazan Hüseyin Çimrin ile derin bir sohbete koyuluyoruz, yaşanmışlıklarını kendi dilinden dinliyoruz.
Antalya’da 1946 yılında doğan Hüseyin Çimrin, 25 yılı aşkın bir süre Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın Antalya Bölge Müdürlüğü’nde tercüman-rehber olarak görev yapar. Yabancı dilde kazandığı bursla 1965-66 yılları arasında seyahat acenteleri, turistik tanıtım ve turist rehberliği konularında araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir. Bu eğitimle Türkiye’nin Almanya’dan diplomalı ilk turizm uzmanı olur. Çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazıları yazan, Antalya tarihi ve kentsel yaşanmışlıkları üzerine 40’ın üzerinde kitabı olan Hüseyin Çimrin’e 2003 yılında Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) tarafından Kültür-Sanat dalında “Antalya’nın Sivil Tarihçisi” ödülü verilir. Bunun dışında çeşitli kuruluşlardan birçok ödüle layık görülür.
“Türkiye’de turizmin te’sini bilen yoktu”
“Bu macera nasıl başladı” diye sorduğumuz Hüseyin Çimrin, başlıyor anlatmaya: “Turizm biz doğduğumuz zamanlarda doğmuştu Antalya’da. Türkiye’de turizmin te’sini bilen yoktu. Ortaokulda Almanca’ya merak sardım. O zamanlar zengin çocukları İngilizce, fakir çocukları Almanca ve Fransızca öğrenirdi. Neden bilmiyorum sistem öyleydi. Çok ilgiliydim Almanca’ya ve ortaokul ikinci sınıfta artık lise kitaplarını bitirmiştim. Hem okulda öğrendiklerim hem de sokakta turistlerle konuşarak Almanca’yı kısa sürede söktüm. Nereden bileyim ben Almanca’yı öğreneceğim ve bu bütün hayatımı etkileyecek…”
“Herkesin aşk mektuplarını ben yazardım”
Küçük yaşta Almanca öğrenmenin Çimrin’in hayatını nasıl etkilediğini merak ediyoruz. Çimrin ise, “Ortaokuldayken Antalya’da hemen hemen herkesin Almanca mektuplarını ben yazardım. Antalyalılar bir Alman ile tanıştıkları zaman mektuplaşırlardı. Kim Almanya’daki bir arkadaşlarına mektup yazacak olsa bana gelirdi. Hemen hemen herkesin aşk mektuplarını da ben yazardım. Almanya’dan gelen ilaç prospektüslerini bile bana çevirtirlerdi.” şeklinde karşılık veriyor.
“Başkalarının mektubuna bile Antalya’yı katardım”
“Mektuplara neler yazıyordunuz?” diye sorduğumuz Çimrin, “Almanlar hava durumunu öğrenmeyi çok severler. Sabah yataktan kaktıkları zaman, haberlerden önce öğrenmek istedikleri tek şey o günün hava durumudur. Çünkü orası soğuk bir yer. Ben de başkasının mektuplarına bile buradaki hava durumunu sıkıştırırdım. Yağmur yağsa, soğuk olsa bile başkasının mektubuna, ‘Burada havalar çok güzel, keşke siz de olsaydınız. Denize girmelik bir hava var burada.’ yazardım. Bu artık hastalık olmuş bende. Antalya’nın güzelliklerini başkasının mektuplarına da sokuyordum. Maksat iştahları kabarsın, bir daha gelsinler.” diyor ve ekliyor: “Yabancı dil bilmek dışarıya açılmaktır. Yabancı bir insanla konuşmak, on defa sinemaya gitmek gibidir. Bir de Almanlar kendi aralarında çok sohbet ederler. Bakın bizimkilere öyle kös kös giderler. Sanki anlatacak şeyimiz bitmiş gibi.”
“10 yaşından itibaren her işi yaptım”
Çimrin’e, “Çocukluğunuz nasıldı?” diyoruz. Çimrin ise, “Ben çocukken Antalya’nın en büyük oteli 56 odalı, 120 yataklıydı. Üç sene oranın resepsiyonunda çalıştım. Lise yıllarımdı. Bu sayede otelciliği de öğrenmiş oldum. Ben 10 yaşındayken babam vefat etti. O yaştan itibaren her işi yaptım. Sabahın beşinde uyanır, yakınımızdaki simit fırınında ustaya yardım eder, ardından bisiklete simit yükleyip okul kantinlerine simit dağıtırdım. Sonra da önlüğümü giyer, ilkokula giderdim. Yazları kardeşimle gazoz satardık. Evde annem mısır kaynatırdı ben tencereyi alıp dışarıda satardım.” diye yanıtlıyor.
“Taşradan geldiğim belli oluyordu”
Turizm Bakanlığı tarafından Almanya’ya turizm eğitimine gönderilen Çimrin’e bu olayın nasıl geliştiğini soruyoruz. Çimrin, “1964’te Turizm Bölge Müdürlüğü’ne girdim. O yıl Türkiye çapında bir sınav açıldı Ankara’da. Müdürüm sen de gir diye çok ısrar etti. 5 kişiyi Almanya’ya turizm alanında eğitime göndereceklerdi. Bir gittim seçmelere girecek 318 kişi var ve bunlar konsolos çocukları, önemli kişilerin çocukları. Hep Avrupalarda yaşamışlar. Ben hiç şansımın olmadığını düşünüyordum. Zar zor bir ceket bulmuştum. Bana Almanlar vermişti. Biraz da büyük geliyordu. Takım elbise falan yok ki buralarda öyle alacak durum da yok. Onun bunun eskilerini giyiyorsun. Taşradan geldiğim de belli oluyor yani. İçimden ‘sen bittin’ diyordum kendime ama birinci seçildim.” diyor.
“Evimizde makine yoktu ki, temiz yatağı nereden bilelim”
“Nasıl birinci olunuz” diye merakla soruyoruz. Çimrin anlatmaya başlıyor: “Seçmeleri yapan bir Türk bir de Alman vardı. Alman olan ‘Ne için Almanya’ya gitmek istiyorsun’ diye sordu. Ben de gitmek istemediğimi, bana çok ısrar ettikleri için seçmelere geldiğimi ama gidersem de bana faydalı olabileceğini söyledim. ‘Turistler bize temiz yatak soruyorlar. Bizim evimizde makine yok ki, temiz yatağı nereden bilelim.’ dedim. O zamanlar Almanya’da Dasch temizliği vardı şimdilerin Ariel’i gibi düşününün. ‘Turistler bize temiz otel soruyor ama ben yaşadığım yerde hiç Dasch temizliği görmedim ki.’ dedim. ‘Yani ben turistleri gönderiyorum ama Dasch beyazlığı oluyor mu olmuyor mu otelde bilmiyorum. Ben bu ikisinin arasındaki farkı öğrenmeye gideceğim.’ dedim. Böyle damardan giriyorum. Bir de bize Almanca’dan Türkçe’ye, Türkçe’den Almanca’ya gazete kupürleri çevirttiler. Onlarda da başarılı oldum. Sanırım bunlar etkili oldu.”
“Şelaleler apartmanların altında kaldı”
“Nedir bu Antalya sevdası?” diye sormadan edemiyoruz. Çimrin ise bu sevdadan şöyle bahsediyor: “Biz Antalyalılar olarak bir kompleks içerisindeydik. Antalya olarak mükemmel güzelliklerimiz vardı. Siz yaşamadınız onları. Yat Limanı’ndan itibaren 29 tane şelale vardı. Apartmanlar yapıldı, sular bize küstü. Apartmanların altında kaldı şelaleler. Karaalioğlu Parkı’na giderdik, Bey Dağları bizi büyülerdi. Ama biz yalnız 35 bin kişiydik Antalya’da. Biz istiyorduk ki bu güzelliği başkalarıyla da paylaşalım.”
“Anadolu’da birine Antalya’yı sorsan haritadaki yerini bilmezdi”
Çimrin şu şekilde devam ediyor: “İnanır mısın? İlkokulda biz hepimiz şiirler yazardık. Herkesin bir şiir defteri vardı. Benim elli altmış tane şiirim var o yıllardan kalma, Antalya’yı anlattığım. Herkeste vardı. Bugün hala Antalya’nın eski fotoğraflarını görünce içi titreyenler benim neslim. Bu biraz da şeyden kaynaklanıyor, hani köylerde herkes birbirini tanır ya. Antalya’da kocaman bir köydü aslında. O zamanlar Anadolu’da Antalya’yı birine sorsan haritadaki yerini bilmezdi. ‘Orası nerenin köyü?’ derlerdi. İsmini bile duymamışlardı. 50’li yıllar bunlar. Antalya’ya 2 tane turist geldiğinde gazetelerde ‘Bugün Antalyamıza 2 turist geldi.’ diye yazardı. Antalya’ya çok değer verdiğimiz için herkes bir şekilde Antalya kartpostalları broşürleri biriktirirdi. Bu sevgi yalnız bende değil benim tüm jenerasyonumda vardı.”
“Geleceğe miras bırakıyorsunuz aslında” dediğimiz Çimrin, “Ben 24 saat Antalya’yı düşünüyorum ve onu gelecek kuşaklara aktarmak için uğraşıyorum. İki ciltlik “Bir Zamanlar Antalya” diye bir kitabım var. Orada Antalya’yla ilgili yazılmadık bir şey bırakmadım. Herkes onu alıp çocuklarına miras bırakıyor. Bana öyle söylüyorlar.” diyor.
“Çocuklarıma dört tane kitap bıraktım”
Çimrin şu sözlerle devam ediyor: “Çocuklarım için 4 tane kitap yazdım. Basılmayacaklar onlar sadece çocuklarım için yazdım. Çocukça Şiirler, Otobiyografim, Avrupa’da Bir Yıl, Yazılı Basında Hüseyin Çimrin, bu kitapları yazdım. Bizim babalarımız konuşmazdı. Babalarını bilmiyor, tanımıyordu insanlar. Anne-baba alıp çocuğunu ‘gel yavrum sana hayatımı anlatayım’ demezdi. Ben kendi çocuklarımla öyle olsun istemedim. Bir gün onlara baban kim diye sorarlarsa cevap verebilsinler. Bazılarıyla röportaj yapıyorum, dedelerinin ölüm tarihlerini bile bilmiyorlar. Ben onların dedelerinin doğum-ölüm tarihlerini mezar taşlarından araştırıyorum.”
“Ben değil Antalya bana kendini adadı”
“Antalya’ya hayatınızı adadığınızı söyleyebilir miyiz?” diyoruz. Çimrin, “Ben bu işten hiç para kazanmaya çalışmıyorum. Kitaplarımın geliri bile üniversite gençliğine burs olarak veriliyor. Zaten Antalya yeteri kadar acı çekiyor. Herkes rant peşinde. Ben de kitaplarımdan para kazanırsam sanki Antalya’ya karşı suç işleyecekmişim gibime geliyor. Bana ‘Sen de mi?’ diyeceği biri olmaktan korkuyorum. Çok emek harcıyorum onlara, ben de diğerleri gibi Antalya’yı kullanan bir ‘rantçı’ olmak istemiyorum. Kendimi Antalya’ya adadım demek doğru olmaz. Antalya bana adadı kendini. Çünkü onunla ayrılamıyoruz. Bak 72 yaşına geldim hala bırakmadı beni. Birçok arkadaşım vefat etti. Ben Antalya ile yaşadığım için ömrüm de uzuyor gibi geliyor bana.” şeklinde yanıtlıyor.
“Antalya benim çocuğum gibi”
Çimrin şu sözlerle devam ediyor: “Çocukken evimiz yakın olduğu için, Karaalioğlu Parkı’na gider, bir bankta Beydağları’na bakar, Antalya üzerine lirik şiirler yazardım. Hayatı sorgulardım. Ben bu hayata ne için geldim diye düşünürdüm. Muhakkak bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bir şey için gelmiştim ben bu dünyaya. Bilmeyerek bunları yaptım yani. Hiç akıl var mı tutup da hani ‘çocuğumun boyu bugün bu kadar’ oldu der gibi Antalya’yı anlattım. Antalya da benim çocuğum yani.”
Antalya arşivini sorduğumuz Çimrin, “Çocukluğumdan beri Antalya arşivi yapıyorum. Her sabah 1-2 saat Antalya’nın arşivini tutuyorum. Her gün, o gün Antalya’ya dair neler yaşanmış, Antalya’nın geleceğini etkileyecek bir şey olmuş mu kendi yorumlarımla beraber not tutuyorum. Kent Kronolojisi diye bir kitap yazdım. Antalya’yı kuruluşundan bugüne kadar anlattım. Sevmek böyle bir şey işte. Sevgi budur.” diyor.
“Bu kentte otelde kalır gibi yaşıyorlar”
Kentin, kendi Kent Müzesi’ne neden ihtiyacı olduğunu ise şu sözlerle aktarıyor Çimrin: “Kent Müzesi’ni de bu yüzden istedim. Neden Kent Müzesi’nin bu şehre lazım olduğunu anlattım. Çünkü buraya gelenler entegre olamıyorlar. Bu kentte aynı otelde kalır gibi yaşıyorlar. Yarın gidecekmiş gibi. Sanki valizleri hazırmış gibi. Hiçbir aidiyet hissetmiyorlar. İşte Kent Müzesi bu aidiyet duygusunu yaratabilirdi diye düşündüm.”
Son olarak kendisine, “Genç iletişimcilere ne söylemek istersiniz?” diye soruyoruz. Çimrin ise şöyle yanıtlıyor: “Ben gazetecilik öğrencisi olsaydım Nezih Demirkent’in ‘Salı Yazıları’nı okurdum. Bu kitapta gazetecilik en güzel şekilde anlatılıyor. Röportajdan haber toplamaya birçok konu var. Gazeteciler için müthiş bir kaynak, bilhassa muhabir olmak isteyenler için. Gelecek meslek hayatınızda hepinize başarılar dilerim.”












Bir cevap yazın