Zincirlikuyu Mezarlığı’nda anlatılan dokunaklı bir hikâye vardır:
Belediye çalışanı Halil Düldül, akrabası veya yakını olmadığı hâlde her sabah bir mezarın başına gider; çiçeklerini sular ve dua eder. Onu görenlerden biri merakla sorar:
“Bu mezardaki kişi sizin yakınınız mı? Neden her gün onunla ilgileniyorsunuz?”
Halil Düldül’ün gözleri dolar:
“Hayır, yakınım değil. Fakat benim kızım onun verdiği burs sayesinde üniversiteyi okudu.”
O mezarda yatan kişi, Prof. Dr. Türkan Saylan’dır.
Türkan Saylan yalnızca öğrencilere burs sağlayan bir eğitim gönüllüsü değildi. O; hekim, bilim insanı, akademisyen ve hayatını toplumun dışına itilen insanlara adamış bir Cumhuriyet kadınıydı.
Cüzzamın yalnızca bedeni değil, insanın toplum içindeki yerini de yaraladığını gördü. Hastalardan korkulduğu, onların ailelerinden ve toplumdan dışlandığı bir dönemde cüzzam hastalarına dokundu; onları muayene etti, tedavileriyle ilgilendi ve onlara her şeyden önce insan olduklarını yeniden hatırlattı.
1976 yılında Cüzzamla Savaş Derneğinin kurulmasına öncülük etti. İstanbul Üniversitesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezinin yöneticiliğini yaptı; Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesinde uzun yıllar gönüllü başhekim olarak çalıştı. Sağlık ekipleriyle Anadolu’yu dolaştı, hastaların bulunması ve tedaviye ulaştırılması için mücadele etti. Türkiye’de cüzzamın önemli ölçüde denetim altına alınmasında büyük pay sahibi oldu. Bu çalışmaları dolayısıyla 1986 yılında Hindistan’da Uluslararası Gandhi Ödülü’ne layık görüldü.
Onun mücadelesi hastane duvarlarıyla sınırlı değildi.
1989 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin kurucuları arasında yer aldı. Özellikle ekonomik güçlükler nedeniyle okuyamayan kız çocuklarının ve gençlerin eğitim görmesi için çalıştı. Onun öncülüğündeki eğitim seferberliği, on binlerce öğrencinin yaşamına dokundu; okulların, öğrenci yurtlarının ve eğitim merkezlerinin açılmasına katkı sağladı.
Türkan Saylan, sadakayı değil dayanışmayı; çaresizliği değil eğitimi; karanlığı değil bilimi savundu. Hastaları toplumdan uzaklaştırmak yerine hastalığı ortadan kaldırmaya, yoksul çocuklara acımak yerine onların kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamaya çalıştı.
Kendi yaşamı boyunca hastalıklarla mücadele etti; fakat çalışmaktan ve insanlara umut olmaktan vazgeçmedi. 18 Mayıs 2009’da Hakk’a yürüdüğünde ardında yalnızca bilimsel çalışmalar ve kurumlar bırakmadı. Okuyan kız çocukları, iyileşen hastalar, yetişen hekimler ve aydınlık bir Türkiye ülküsü bıraktı.
Halil Düldül’e atfedilen o mezar başı hikâyesi doğruysa, sulanan yalnızca birkaç çiçek değildir. Orada vefanın, minnetin ve iyiliğin hatırası yaşatılmaktadır.
Çünkü bazı insanlar toprağa verildiklerinde unutulmazlar.
Ektikleri umut, başka insanların hayatında büyümeye devam eder.
Prof. Dr. Türkan Saylan’ı saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.












Bir cevap yazın