Vakit Öldürülmez, Doldurulur
Muhabbet, Musiki ve Hakikate Mihman Olmak
Günlük hayatın “Merhaba, nasılsın, ne yaptın, ders kaçta?” gibi alışılmış konuşmaları vardır. Bunlar da hayatın parçasıdır; fakat insan bazen daha derin, daha samimi, kibirsiz ve gerçek bir buluşmaya ihtiyaç duyar. Bu yayınları sürdürmemin sebeplerinden biri de böyle nadir bir muhabbet ortamının oluştuğuna inanmamdır. Aksi hâlde perdeleri çeker, kendi köşeme çekilirdim.
Pandemi günlerinde yaptığımız yayınlar biraz daha şarkılı, türkülüydü. Henüz hakikate göçmemiş güzellerimiz vardı; onları misafir ederdik. Mevsimimiz başkaydı. Benim için daha umutlu günlerdi. Şimdi ise kendi gerçeğini biraz daha kabullenmiş bir kederin ortasındayım. Buna rağmen insanlık adına yapabileceğim bir iyilik varsa onu arıyorum. Bu yayınlar da o iyiliklerden biri olsun istiyorum.
Burada hepimiz birer “yayın sakini”yiz. Kendi dünyalarından çıkıp gelmiş üç beş âşık, bir muhabbet sofrasında buluşuyoruz. Ne söyleyeceğimizi önceden bütünüyle hesaplamıyor; anın çocukları olarak gönlümüze ne eserse onu havalandırıyoruz. Bazen bir kelime, bazen bir deyiş, bazen bir insanın yorumu önümüzde yeni bir pencere açıyor.
Viranelerde Saklı Hazineler
“Harabat ehlini hor görme; hazineye mâlik nice viraneler var.”
Bu sözü çok severim. Çünkü insanın dışarıdan gördüğü virane ile içinde taşıdığı hazine aynı şey değildir. Birini perişan hâlde görürsünüz; fakat kim bilir içinde nasıl bir hikâye taşımaktadır?
Sokakta evsiz birini gördüğümde, kendisinden gelebilecek bir tehlike sezmediğim sürece yanına oturup, “Aç mısın, ne yiyelim; biraz konuşalım mı?” demeyi severim. Çünkü insan konuşmaya başladığında yalnızca başından geçenleri değil, gözlerinde biriktirdiği ömrü de anlatır. Anlattığı hikâyenin doğru olup olmadığından önce, o hikâyeyi anlatmaya neden ihtiyaç duyduğuna bakarım. Bazen gözlerin kendisi başlı başına bir hikâyedir.
Evden çalıştığım için çok yürürüm. Neredeyse Forrest Gump gibi durmadan yürüdüğüm zamanlar olur. O yürüyüşlerde karşıma çıkan insanlara temas etmeyi, öykülerini dinlemeyi severim. Fakat bana asıl ilham veren, onların gözlerinde okuduğum iç öyküdür. Bu yüzden viranelerin hazinelere mâlik olduğuna bütün kalbimle inanırım.
Emaneti Saklamak Değil, Yaşamak
Vakit emanettir. Su emanettir. Beden, ses, nefes ve hayat da emanettir. Fakat emanet, her zaman sabun taşır gibi “Aman kaymasın, aman düşmesin!” korkusuyla korunacak bir şey değildir. Bana kalırsa emaneti yaşamak, onu korumanın en güzel biçimidir.
Bir emanet vardır: Komşunuz tatile giderken değerli bir mücevherini size bırakır. Ona el sürmez, sahibinin dönüşünü beklersiniz. Ehli geldiğinde olduğu gibi teslim edersiniz.
Bir de size, sizden ve sizin için verilmiş bir emanet vardır. Bunun adı yaşamdır.
Hayat, bir sandığa kapatılıp günü geldiğinde hiç dokunulmadan sahibine geri verilecek bir mücevher midir? Yoksa bize, “Bu mücevheri parlat; başkalarına göster, ışığını çevrene sun!” denilerek mi verilmiştir?
Ben ikinci anlamı çok sonraları buldum. Bütün sızılara ve yaralara rağmen Tanrı’nın bizden, erişebildiğimiz en iyi hâlimizle insanlığa dokunmamızı istediğine inanıyorum. Ruhun bedende kalışı, bir mücevherin sandıkta bekleyişine benziyor olabilir. Fakat insan bedenini bir köprü kılar; seslenir, söz söyler, bir omzu sıvazlar ve “Yalnız değilsin, ben de buradayım.” derse o mücevherin ışığı dışarı çıkar.
Bu nedenle vakit de su da yaşamak, akmak ve doldurmak içindir.
“Vakit öldürmek” sözünü sevmiyorum. Vakit öldürülmez; vakit doldurulur. Ömür bir kap gibidir. Günler, anlar, karşılaşmalar ve ayrılıklar o kaba dolar. Sonunda kap tamamlanır; vakit sırlanır ve insan bilinmeyene doğru havalanır.
Ölümden sonrasını düşünürken Bab’Aziz filminin sonundaki kıssa gelir aklıma. Anne karnındayken bize yeşillerden, mavilerden, türkülerden, bendirlerden, ustalardan, aşklardan, yanılgılardan ve bütün bunlara rağmen yeniden umutla sevmekten söz edilseydi inanabilir miydik? Ana rahmindeki karanlığı bütün varlık sanırken birdenbire bu dünyaya doğduk.
Belki bu dünyadan sonrasına ilişkin anlatılanlara da bütünüyle inanamıyoruz. Fakat ümit edebiliriz. Bir gün kendimizi başka âlemler içinde, zamanın olmadığı bir yerde bulabiliriz. Gaybın güzelliği de biraz buradadır: Bilinmeyişinde…
Dostluk, Hocalık ve Talebelik
Dostluk kavramı benim için çok derindir. Çok isterdim bir insana bütün anlamıyla “dostum” diyebilmeyi. Fakat benim dost dediğim, yalnızca Tanrı’dır; içimdeki ruh, varoluşla aramdaki o görünmez bağdır. “Beni, ben olduğum için ancak içimdeki o hakikat sevebilir.” diye düşünürüm.
Dost; iyi günde ve kötü günde insanı olduğu gibi gören, karşısında aynaya bakar gibi konuşabildiği kişidir. Ben böyle bir dostluğu insan ilişkilerinde bütünüyle bulamadım. Fakat en iyi arkadaşlarım daima hocalarım oldu. En güzel konuşmalarımı onlarla yaptım; en büyük heyecanı onların huzuruna, dizlerinin dibine giderken duydum.
Hayat, yolculuğumda önce gökyüzü ustam Nezih Uzel’i karşıma çıkardı. Ardından, pek çok yanılgıdan sonra Fahrettin Yarkın hocamın rehberliğine eriştim. Rebap meşkinde yaşadığım arayışların ardından Mehmet Refik Kaya ustamla karşılaştım. O, rebap ustalığının yanında kendimden kendime yaptığım yolculukta da derin rehberlikleriyle beni şereflendirdi.
Ses konusunda ise Emre Yücelen hocamın emeği benim için ayrı bir dönüm noktasıdır. Yayın sırasında onun desteğini gördüğümde kıpkırmızı oldum. Onu daha önce gıyabında anmış, birlikte yaptığımız çalışmadan ve onun vesilesiyle Divriği’ye gidişimden söz etmiştim. Bir hocanın varlığı, talebesine verebileceği en büyük desteklerden biridir.
Bazı insanlar müzik yolculuğunuzda sizi yavaşça doksan derece döndürür. Bazıları yüz seksen derece döndürerek yönünüzü değiştirir. Bazılarıysa sizi üç yüz altmış derece döndürüp başladığınız yere geri getirir; fakat artık başladığınız yerdeki insan değilsinizdir. Emre hocamın ses yolculuğumda yaptığı dönüşüm biraz böyleydi.
İnsanların en fazla ihmal ettiği enstrümanlardan biri kendi sesidir. Bedenin içindeki bu enstrümanın telleri çok hassastır. Burgusunun nerede olduğunu, nasıl akort edileceğini, sesin nasıl yönetileceğini tek başına bulmak kolay değildir. Bu yüzden özellikle ses yolculuğunda ilerlemek isteyenlere şan eğitimi almalarını öneriyorum. Buna imkân bulamayanların da iyi ses analizlerini dinleyerek çok şey öğrenebileceğine inanıyorum.
Talebeliği çok seviyorum. Hatta latifeyle karışık, “Ben yalnızca talebe olmak için yaratılmışım. Bir kitap sponsorum, derslerimin sponsoru ve bir de kahvemin sponsoru olsun; bu âlemde başka bir iş yapmayayım.” derim.
Üniversite yıllarında da talebeliği sevdiğim için art arda okudum. Sonra bazı nedenlerle soğudum. Tel kopunca ahenk kesildi ve oradan uzaklaştım. Kendi adıma uzaklaştığım için pişman değilim; fakat gençlere aynı şeyi tavsiye etmem. Onlar mücadele etsin, kaldıkları yerlerde bir şeyleri değiştirmeye çalışsınlar. Benim o dönemde buna gücüm kalmamıştı.
Hocalık ile talebelik insana farklı güçler verir. Bazen dersten beş dakika önce hüngür hüngür ağlamış olursunuz. Yüzünüzü yıkar, gözlerinizdeki ve burnunuzdaki kızarıklığı gizlersiniz. Sonra öğrencinizin karşısına geçip, “Haftan nasıl geçti, neler yaptın?” diye sorarsınız. Hoca kimliğiyle birlikte size nereden geldiğini bilmediğiniz bir güç verilir. Sanki kudretli bir el sizin adınıza görünür.
Talebeyken ise daha rahat bir makamdasınızdır. “Hocam, bu hafta elimden geleni yaptım ama olmadı.” deme hakkınız vardır. Hoca olarak “Bu hafta hocalık yapasım yok.” diyemezsiniz. Bu, riyakârlık ya da olduğundan başka görünmek değildir. İnsanın üstlendiği vazifenin ona verdiği kuvvettir.
Eleştirildiğim zaman da mutlu olurum. “Bu hafta hiç olmamış.” diyen hocanın doğruluğuna güveniyorsam, bu söz beni yaralamak yerine yeniden çalışmaya yöneltir. Çektiğim videoların çoğu derslerin ardından doğar. Sesim ve ruhum açılmışken bir eser denerim. Paylaşılması günler sonrasını bulabilir ama o ilk kıvılcım çoğu zaman dersin ardından gelir.
Eserin İçten Doğması
Bir eseri elime alıp olduğu gibi paylaşmıyorum. İçtenliğe erişemediğimi hissettiğim sürece yayımlamıyorum. Aradığım şey mutlak bir teknik başarı değildir. Kendimi okur gibi, kimseye bir şey ispatlamayacakmışım gibi, dağ başındaki bir yalnızlıkta havalandırır gibi söylemek isterim.
Eserin gerçek bir yerden doğması gerekir. Sırf bir şey paylaşmış olmak için üretmiyorum. Bazen içinde bulunduğum hâlle ilgisiz görünen bir nefes ansızın gönlüme düşer. Onun gerçek bir yerden zonkladığını hissedersem, “Haydi, çık bakalım.” derim.
Bazen de istediğim samimiyete ulaşamam. O zaman kusurumla söyler, kusurumla bırakırım. Çünkü kusursuz görünmeye çalışmak, eserin içtenliğini öldürebilir.
Bir Bektaşi nefesinde söylendiği gibi:
«Ne olaydı, yâr olaydı,
Yâr bâde dolduraydı;
Şu garip gönlüm için
Kanun icat olaydı…»
Bazen bir nefes, insanın söylemek için uzun uzun kelime aradığı şeyi dört mısrada anlatır.
Sadakat ile Esaret Arasındaki Çizgi
Müzikte, inançta ve toplumsal hayatta putlarımız var. Sadakat ile esaret arasındaki çizgiyi tutturamayan bir kültür görüyorum. Her dalda iki kiraz var; fakat o iki kiraz birbirine düşman. Biri diğerine, “Ya benim gibi ol ya da yok ol!” diyor.
Oysa ben yarısı pembe, yarısı kırmızı bir kiraz olmak istiyorum. Beni yemeyin; dalımda bırakın. Sırf size benzemiyorum diye taşlayıp düşürmeyin. Ziyan etmeyin beni.
“Bir şarkıyı istediğim gibi okuyabilirim.” cümlesini Emre hocamdan sonra buldum. Bir gün durup kendime şunu sordum:
“Ben neden yalnızca başkalarının istediği gibi okumak zorundayım? ‘Ya böyle oku ya da hiç okuma!’ diyene neden boyun eğmeliyim? Beni dara mı çekecekler?”
Gençken sahneye çıktığımız zamanlarda uzaktan, “Canımız Tuğba!” diyenlerin, alıştıkları biçimin dışına çıktığımda bir daha gelmediklerini çok gördüm. “Bu eser böyle mi okunur?” deyip uzaklaştılar. Fakat o taşlar zaten uzaktan atılıyordu. Uzaktan atılan el taşının bana erişmesine izin vermek zorunda değilim.
Dostun fiske vurması yaralar. Dost dediğim de Tanrı’dır. Onun dokunuşu yaralarsa, o yarayı da gönlümle ağırlarım. Çünkü yaralanan da yaralayan da aynı varlığın tecellisidir.
Bu yüzden bendiri, rebabı, başka bir sazı ve hatta kendi sesimizi dilediğimiz gibi oynayabildiğimiz kutsal oyuncaklar olarak görmeyi öneriyorum. Almanya’da bana hediye edilen yeni bir sazı “Benim kutsal oyuncağım, holy toyum.” diye tanıtmıştım. Çünkü sazla oynamak onu değersizleştirmez. Çocuğun oyundaki ciddiyeti gibi, sanatçının oyununda da kutsal bir taraf vardır.
Müzik dünyasından beklediğim karşılığı artık bir kenara bıraktım. Buna rağmen meşke ve üretmeye devam ediyorum. Yolculuğumu kendi içime çevirdiğim için motivasyonum hâlâ diri. Motivasyonumu dışarıda arasaydım çoktan perdeleri çeker, bir köşede yalnızca kendim için söyleyerek ömrümü tamamlardım. Benim asıl motivasyonum hep daha içerideydi.
Sade Bir Dinleyiş
Ben birini dinlerken dinimle dinlemiyorum. Siyasi görüşümle dinlemiyorum. Ön, arka, sağ ve sol yargılarımla dinlemiyorum.
Yalnızca dinliyorum.
Sade bir dinleyişle, “Bakalım buradan ne doğacak?” diyorum.
Beğenmezsem bir daha dinlememe hakkım vardır. Fakat benim beğenmemem, karşımdaki insanın kötü olduğu anlamına gelmez. Söylediği şey gönlümde karşılık bulmamıştır; hepsi budur. “Bir eser böyle okunur mu?” demem. O insan kendi dünyasında öyle söylemekten mutlu olmuş ve eserini öyle paylaşmıştır. Bana düşen, istemiyorsam sessizce uzaklaşmaktır.
Sanatımı dinî ya da siyasi bir etiketin içine kapatmamak için çok çabaladım. Davet edildiğim bir kanalın veya topluluğun belirgin bir dinî ya da siyasi çizgisi olup olmadığına bakarım. Bunun nedeni o insanların kötü olması değildir. Sanatımı sıfatlardan mümkün olduğunca soyup, içimdeki ruhu çıplak hâliyle havalandırmak istememdir.
Çok katı bir yaşam biçiminin içinden beni dinleyen kişi, yalnızca kendi kurallarıyla bakarsa türkümü rahatça havalandıramam. Fakat bir an için kendi mahallesinden çıkıp, “Bu bana uzak olabilir ama bakalım bu insandan ne doğuyor?” diye dinlerse orada bayram ederim. Muhabbetle söylerim.
Bir çift gözün müstehzi ya da yalnızca kusur arayan bir bakışla dinlediğini sezerim. Buna ister enerji, ister atmosfer, ister sezgi deyin. Hepimizde bulunan bu sezgiyi çoğu zaman bastırıyoruz. İnsanlar bizi yalnızca kendi inançlarının, kurallarının ve mahallelerinin içinden dinlemekten vazgeçseler birbirlerini daha fazla duyacaklar.
Muhabbetin İki Hâli
Bir zamanlar okuduğum bir kaynakta, “Muhabbet kelimesi karşılıklılık anlamı taşır.” deniliyordu. “Hub” sevmek, “muhabbet” ise karşılıklı sevgi olarak açıklanıyordu. Bu düşünce bana anlamlı gelmişti. Çünkü münakaşa ve münazara gibi bazı kelimeler, karşımızda başka birinin bulunmasını gerektirir. Muhabbet de yalnız başına kapalı bir odada duran duygu değil; başka bir varlığa yönelen ve orada karşılık arayan bir hâl gibi görünüyordu.
Fakat zamanla muhabbeti iki ayrı biçimde düşünmeye başladım.
Birinci muhabbet, sevenin sevildiği ve iki insanın birbirine ayna olduğu hâldir. Bu, hoca ile talebe arasında olabilir; iki yol arkadaşı arasında olabilir. Bana kalırsa en güzel biçimlerinden biri eşler arasındaki muhabbettir. Çünkü birlikte bir ömrü paylaşmak, düşe kalka yol almak ve birbirinin hayatına uzun süre şahitlik etmek kolay değildir. Bunu başarabilene ne mutlu.
Ben “Müziği seviyorum.” dediğimde bile kendimi müzikten ayırmış gibi hissediyorum. “Ben” ve “müzik” diyerek iki ayrı varlık kuruyorum. Oysa musiki benim için damarımdaki kan, yüreğimdeki nabız gibidir. Sazımla muhabbet hâlindeyken iki varlık, aynı ses içinde birleşir.
Muhabbetin ilk şartı, sözün ziyan olmamasıdır. Bir şey söylersiniz; karşınızdaki onu gerçekten alır. Öfkeniz de sevinciniz de boşluğa düşmez. Siz onu duyarsınız, o da sizi duyar. Muhabbet, yalnızca konuşmak değil; karşısındakini alabilmek ve alınabilmektir.
İkinci muhabbet ise seven ile sevilen ikiliğinin eridiği hâldir. “Sevmek mi, sevilmek mi?” diye sorulur. Oysa gerçek bir muhabbet doğduğunda seven kimdir, sevilen kimdir? Ortada yalnızca sevginin kendisi kalır.
Bu, insanın kendisinden vazgeçmesi veya kişiliğini yok etmesi değildir. Ateşin karşısında iki ayrı mumun ışığının birbirine karışması gibidir. Mumlar vardır; fakat hangi ışığın hangisine ait olduğunu ayıramazsınız.
“El ele, el Hakk’a” sözü bu nedenle çok güzeldir. Bir elden doğan, başka bir ele geçer; oradan bir başkasına ulaşır. Sevgi beslenir, büyütülür ve yol boyunca çoğalır. Bu yalnızca insanların fiziksel olarak el ele tutuşması değildir. Birinden doğan iyiliğin başka birinde devam etmesidir.
Hakikate Mihman Olmak
İnsan Hakk’ın hakikatine sahip olamaz. Oraya ancak mihman olabilir.
Misafir, sefer hâlindedir. Bir yere konar; fakat orada sonsuza kadar kalmaz. Bir gece, bir hafta ya da bir ömür kalmış olsa da vakti geldiğinde yoluna devam eder. Biz de bu dünyaya konmuş yolcularız. Birbirimizin akşamına, evine, gönlüne ve hayatına misafir oluyoruz.
Hakikate uğradığımız anlar olabilir. Bir türküde, bir hocanın sözünde, bir talebenin bakışında, sokakta karşılaştığımız bir insanın gözlerinde ya da hiç beklemediğimiz bir anda onun kapısı aralanabilir. Fakat “Hakikati bütünüyle buldum ve artık ona sahibim.” diyemeyiz.
Hakikatin sahibi değil, misafiriyiz.
Belki muhabbet de tam olarak budur: Vakti öldürmeden doldurmak; emaneti sandığa kapatmadan parlatmak; kimseyi virane görünüşünden dolayı hor görmemek; sanatı putlardan kurtarmak; karşımızdakini yargılarımızla değil, sade bir gönülle dinlemek ve sevenle sevilenin arasındaki sınırın bir anlığına eridiği o büyük sofraya mihman olmak.
Devam edecek….
Bölüm 2
Muhabbet, Sevgi ve Yol Hâli
Akıl, Cezbe ve Muhabbet
Ama bence akl-ı meâş ve akl-ı meâd ayrı bir tasavvuf konusudur. Cüz’î ve küllî akıl da apayrı bir konu… Ama akıl var. Kapıda kalacak olan hangi akıl? Sakın o, zihin olmasın?
Akılla niye ters düşeyim? Çıkışta ona muhtaç olayım da sonra o akıl bana trip atsın:
“Beni niye dışarıda bıraktın? Az önce içeride ‘Allah Allah’ derken bana yer yoktu; ama dışarıda, marketten su alırken bana ihtiyaç duydun. Hadi eyvallah! Bundan sonra ben de seni terk ediyorum.”
Oldun mu meczup? Meczup olabildiysen ne mutlu; çünkü kökü cezbedir. Neyse efendim, geçtik burayı.
“El ele, el Hakk’a nerelere gitti; çok yakışmış,” demiş Alaz Can. Teşekkür ederiz; her neyi yakıştırdıysa var olsun.
“Muhabbet odur ki cümle varlık O’nun bize muhabbetidir. Varlık O’nun harfleridir. O’nun kilidini açan, mânâyı veren biz kullarız.”
Çok güzel, harika! “Cümle varlık O’nun bize muhabbetidir.” Çok güzel… Ay, Melâmet Neşesi, ne güzel söyledin! Çünkü vermek istediğim bir şey daha vardı.
Hani muhabbet karşılıklı olur; muhakkak bir muhatap ister. “Muhatap” ile “muhabbet” de birbirine benziyor zaten: hitap edilen… Muhabbeti de sevgi ve bir yanıyla o sevginin karşılık bulduğu yer gibi düşünüyoruz; kendi lügatimizde diyelim. Çünkü teknik lügatte muhabbetin gerçekten “karşılıklı” olduğu anlamına ben de rastlamadım. Gülsüm’ün de söylediği gibi, bir kitap dışında hiçbir lügatte “Muhabbet: Karşılıklı sevgi” diye yazmıyordu.
Ama biz öyle düşünüyoruz ya… En azından bendeniz buna böyle inandım ve kavramın karşılığını kendi içimde çokça buldum. O yüzden burada, muhabbetin ikilikte doğan bir ahenk oluşunun yanı sıra başka bir şey daha var: Birinin başlatması gerekiyor.
Melâmet Neşesi’nin de dediği gibi, her şey O’ndan neşet eder; ateşi veren O’dur. Eğer inancımız buysa, birden Bir’e doğru bir yolculuğa inanıyorsak… Burada da inançlar türlü türlü olabilir. Her inanca sonsuz bir saygım vardır. İnanmıyor da olabilirsiniz. Ben yalnızca inançsal bir pencereden sesleniyorum; çünkü ilhamımı her zaman Tanrı’dan alıyorum.
Şimdi O, tabii, Bir hâldeyken türlü türlü… Birden bir türkü geldi aklıma. Orada, kıyafet anlamına gelen “don” sözü vardı ya:
“Türlü donlar giyer, gülden naziktir.”
Ben bunu, Tanrı’nın her şey oluşuna da benzetirim. Türlü türlü kıyafetlerle, bir ahenk içinde; ama aynı zamanda tezatlıklarla ve bir o kadar çileyle… Çünkü nefis de var ortada. Yani hepsinin içinde, türlü şe’nde olan bir Rab değil mi? Ve başlatan O…
Yani, “Seni sevmeseydim —başka bir ifadeyle, seni yaratmasaydım— kâinatı yaratmazdım.” Hani Allah’a atfedilen ve Peygamber’e söylendiği düşünülen söz var ya… Bence insan-ı kâmilin zirvesi olan Hazreti Peygamber, aslında bizim —çok uç bir ifade olacak belki ama— en güzel hâlimizdir. İnsan türü olarak söylüyorum.
Tabii, ona erişmek ne mümkün; o ayrı bir hikâye. Öyle bir derdimiz de olmamalı. En azından benim “yaklaşmak” gibi bir iddiam yok. Ama o, insan türünün en güzel hâlidir. Habibullah olarak Allah’ın sevgilisi olmakla şereflenmiş ve bunun hakkını dolu dolu vermiş güzel bir insan, bir “hazret-i insan” diyelim.
O hâlde bu, bütün insanlara verilmiş tatlı bir mesajdır. “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım,” diyor ya… Seni yaratmasaydım, sen olmasaydın… Yani kâinatın insan uğruna, insana duyulan bir aşk sebebiyle yaratıldığını da bir yandan fısıldıyor gibi geliyor bana.
Bunu hiçbir tasavvuf kaynağının şerhine dayandırmadan, benim gibi bir kız çocuğunun gönlünden geçtiği şekliyle söylüyorum.
Dolayısıyla başlatan O’dur. Muhabbet ikiliktir, ikide birliktir; ama birinin başlatması gerekir. Başlatan Tanrı’dır. Çok güzel bir oyun… O yüzden O başlattı. O başlattı!
Vardır ya, bir şeyi böyle üzerinden atmak istersin… Bir suç ortaklığı var, bir aşk ortaklığı var. Ve O başlattı. Ne güzel şerik!
Evet, geldik bakalım… Bir yudum kahve aldınız mı, canlar? Ağzım kurumuş. Fincanım da boyumdan büyük!
Sevginin Yankısı ve Gönlün Odaları
Evet, bakalım bakalım… Birini sevmek için onun da bizi sevmesi gerekmediğini düşünürüm ben. Ama elbette karşılıklı olursa başkadır, bambaşkadır. Evet, evet…
Nâzım Hikmet’in bir şiiri var ya:
“Seni sensiz de severim ama seninle bir başka severim.”
Onun gibi bir hâldir. Bana kalırsa sevmek devam edebilir; fakat sevdiğini göstermek sırlanır bende. En azından ben böyleyim. Hani yalnızca bendeniz seviyorsam…
“Karşılık” kelimesi de sanki karşıya geçmek gibi oluyor. Bunun yerine ne bulabiliriz? Düşünelim, yine bir kelime bulalım. Karşılığı, karşılığı… Yani ben seviyorum… Bir dakika, geliyor: Yankı! Evet, yankısı…
Sevginin karşıdan bir yankısı yoksa ve ben bundan emin olmuşsam, o sevgiyi bir daha dışa vuracak hiçbir tohum kalmaz bende. Hepsi artık içeriye döner. Tohumların hepsi içeride kalır; filizlenmez, çünkü orası onların yeri değildir.
Peki, onun gibi bir başkasını daha sever misin? Buna da inanmıyorum. Herkes başka bir renkte sevilir. İnsan yeniden sever; kalp bir daha, bir daha sever. Ama bazıları çok derin izler bırakır ve o izler orada güzeldir.
Hani beğenmediğin bir dövmenin üzerini kapatmak için hemen başka bir şey yaptırırsın ya… Ben hiç böyle bir şey yapmak zorunda kalmadım. Hepsini de çok seviyorum. Bu biraz, izi olduğu yerde bırakıp yanına başka bir öykü açmak gibidir.
Benim inancıma göre gönlün odalarının her biri bir kişiye mahsustur. Birini o odaya almışsam, onunla bir hâl paylaşmışsam, göğe yükselip yeniden yeryüzüne inmişsem; fakat sonra o oda boş kalmış ve kilitlenmişse… En güzel nevresimleri oraya sermiş, en güzel bibloları oraya koymuş, en güzel odamı orası yapmışsam:
“Boş kalmasın; şu gelen de çok iyi bir insan, onu da seviyorum, hadi oraya alayım,” demem.
O odayı, içindeki hatıralarla birlikte sırlarım. Diğer oda biraz daha küçük olabilir. Nevresimleri biraz daha süssüz, bibloları eksik olabilir. Belki biraz daha tozludur; oturur, birlikte temizleriz. Oda, gelen kişiye layık bile olmayabilir; ama oda ile kişi arasında bir liyakat sınavı yapmam.
O odam, o kişiye mahsustur ve mühürlenir. Diğer kişi başka bir odada ağırlanır. En azından ben böyle biriyim.
Bu yüzden sevmek, herkesin herkese karşı duyabileceği kadar özgür bir duygudur. Türküler, şarkılar ve şiirler de hep sevmekten ve kavuşamamaktan doğar.
Seven kişi, sevdiğinin kapısını tekrar tekrar çalıp “Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum!” diye onu rahatsız etmek yerine başını öne eğerek bir türkü yaktığı için doğmuştur o türküler. İşte o zaman bu sevda, âleme açılan bir pencere oluvermiştir.
Kapıyı durmadan çalıp tokmağı eskitseydi, sazının teline vuracak ne zamanı ne de hâli kalırdı. Sevelim; ama sevgimizin yankısı yoksa onu rahat bırakalım. Yolumuza bakalım, o sevginin içimizde yeşerteceği hâlleri izleyelim.
Belki o sevmenin yangını başka bir şey içindir; âlem senden türkü dinlesin diyedir. Kâinatın bütünsel yazgısını bilemeyiz ki… Ayşe, Fatma, Tuğba, Mehmet… Bunların öykülerini düşünüyor; kaderi ve yazgıyı yalnızca bizden ibaretmiş gibi görüyoruz. Hayır, hepsi aslında bütünseldir. Bu yüzden evet, kısmen katılıyorum.
“Hoş gelmiş, ne de güzel gelmiş bizim Tuğba,” demiş bir canım.
Sofranın canları, cümleye iyi akşamlar olsun; cümleye güzel bir akşam olsun. Eyvallah cancağızım, Allah eyvallah…
Bu canım zaten benim yol arkadaşım da olmuştur. Gidip ustamızın eşiğinde rebap çalışmıştık; ne güzeldi! Önce Emre Hocama uğramıştım, ardından Refik Hocama… Güzel bir İzmir seyahati yapmıştık. Darısı… Canım, selam olsun.
“Bizim Tuğba,” dediğin için ayrıca teşekkür ediyorum. O sıfatı severim; bana “Bizim Yunus” gibi gelir.
Ben kendisini sahipsiz bilen biriyim. Böyle köksüz… Bu arada “köksüz” ile “öksüz” kelime olarak birbirine ne kadar da benziyormuş! Köksüz… Ne güzel kelimeymiş! Dur bakayım, bundan bir şeyler doğarsa yarın öbür gün yazarım.
Bugünlerde ufak ufak yazmaya döndüm. Ama öykü gibi değil; sayıklamalar devam ediyor. Eskisi gibi olmasa da yeniden bir şeyler yazmaya başladım.
Öksüz, köksüz… Evet, kendisini öyle bilen biriyim. Kâinatta bütün dünya bir araya gelse, içimdeki kimsesizliği dolduramıyor. Öyle bir içsel boşluğum var. Çok şükür…
“Şükür,” diyorum; çünkü o boşluktan çok güzel yankılar duyuyorum. Ama “Bizim Tuğba” sözü çok hoşuma gidiyor; merhametiyle içimi okşuyor sanki. Teşekkürler, Can.
“Benliğinize ulaşıyorsunuz,” demiş Tarık Çakmak.
Eyvallah, benliğimize ulaşıyoruz. Acaba hangi söz üzerine söyledi, bilmiyorum vallahi; ama eyvallah canım.
Şimdi biraz hızlıca okuyayım. Gevezeliğimden sizleri ihmal ettim.
Yol Hâli ve Hakikat
Başlığımız “Yol Hâli” olmasa da, yola çıkmak üzereyken onun hakkında ufacık konuşmak isterim.
“İyi geleceğini umarak gönlün götürdüğü yere doğru sırt çantamı hazırlarken şifa ve muhabbet ola,” demiş.
Bir daha bakalım… Hımm, tamam; Zümrüdü Zehra yol arifesindeymiş. Tabii, bir yol hâlinin şifasından bahsediyor; çünkü zahirî bir yola da çıkıyor. Bazen her şey metaforlarla yaşanmıyor. Burada “yol” diye konuşup duruyoruz; ama gerçekten yola çıkmak da çok güzel. Ben de o yayını bir yolculuğun ardından yapmıştım. Nitekim bu hafta biraz yollu yolculuklu bir hâlim vardı. Güzel bir hâldir. Şifa olsun, Can.
“Muhabbet, aynı zamanda iki yolcunun yolun gerçeğine tanık olması gibi geliyor bana.”
Hatta yolun yalnızca gerçeğine mi, yoksa her hâline mi? Bunu düşündüm. Yol bize yalnızca gerçekliği sunmak zorunda mı ki? Yolun üzerinde taş olur, takılıp düşersin. O düşmenin de, yanılmanın da, yanlış yola sapmanın da bir hâli vardır.
Benim için muhabbet, iki yolcunun yolun yalnızca gerçeğine değil, her hâline tanık olmasıdır. Çünkü gerçeğin güzelliğini anlayabilmek için zıddına da ihtiyacım var. Bir de böyle bir şey var.
“Rahman, Tuğba kuluna Tûbâ ağacının ve ‘Yâ Latîf’ esmasının nurunu vücudunuza ve yüz hatlarınıza hediye etmiş. Şükürler olsun,” diyor Servet Can.
Bir sürü de hediye kutusu göndermiş. Teşekkür ederiz. Ama bunlar benim için gerçekten çok yüksek iltifatlar. Umarım öyledir; Allah eyvallah. Bilmiyoruz, sır içinde sır vardır. Size görüneni ben bilemem; benden görüneni de bilemem. İyi ki bilemem; zaten bilmeyeyim de. Aman!
Az önce bana “abla” diyen bir kardeş vardı ya; ben de ona “kardeş” demiş olayım. Yoksa kolay kolay kimseye kardeş demem. Kardeşler yalnızca kardeştir. Onun dışında kimse bizim kardeşimiz, ablamız, ağabeyimiz, anamız veya babamız olamaz.
Bunlar, çok geç uyandığım gerçekler. Yedi Kocalı Hürmüz, yedi babalı Hürmüz gibiydim. Önüme gelene “Baba, baba, baba…” diyordum. Böyle olmuyor bu işler. O sıfatı en çok hak eden insanı bulsanız bile, o sizin babanız olamaz.
Maalesef hayat böyle bir şey. Keşke olabilseydi; onunla sıfırdan başlayabilseydiniz, kim bilir neler olurdu… Ama yaşam öyle kurulmuş bir kurgu değil. Babanız kimse oydu, anneniz kimse oydu; onlar onlardı.
Bundan sonra karşılaşacağınız herkes; size bir pencere açan, sıfatları ve hakkındaki zannınızla bir süre yamacınızda duran, uğrayıp geçen insanlardır. Ama soydan olanlar başka, yoldan olanlar başka, efendim.
Evet, neyse; buradan geçiyorum.
“Muhabbet cemi,” demiş Gülsüm Can.
Evet, “muhabbet cemi” bence çok güzel bir ifade. Çok iyi… Tamlamayı tersine çevirip yine “cem-i muhabbet” diyesim geldi.
Nevin Can, “Selamlar, sevgiler,” demiş. Bizden de selamlar.
Cengiz de “Selamünaleyküm, iyi yayınlar,” demiş. Sevgiler Cengiz Can, hoş geldin. Seni de yeni görüyoruz.
Bir can da, “Muhabbet ne güzeldir sizinle, Can Hocam. Şükrüm sonsuzdur, canım, o muhabbetlere…” demiş.
Eyvallah. O muhabbet hakikaten çok güzeldi. Can cana muhabbet etme şerefine eriştik. Ben her zaman söylerim; böyle muhabbetlerde —ki derslerde de benim için böyledir— ikiden fazlası kalabalıktır.
Bu yüzden bire bir çalışırım. Derslerimi bire bir almak isterim; grup derslerinden hiç verim alamam. İkiden fazlası benim için kalabalık oluyor.
O canla da o “iki”nin sırrını yakaladığımız bir günümüz, hatta bir haftamız olmuştu. Yani yalnızca bir gün değildi. O yüzden, nasibimizde varsa nice muhabbetlere… Tabii gönlümüz onu o günkü gibi ağırlamayabilir de. İnsan hayatında birçok şey değişiyor. Ama nasipte olan, bir şekilde yaşanır.
“Canım ablacığım, bugün için ‘Âlem-i dilde acep kâşânemiz var bizim’ eserini lütfeder misin?” demiş.
Ay, ne zor eserler istiyor! Bak, bak… Mustafa Mehmetçiğim, zaten öyle bir repertuvar ki ne geleceği belli olmaz. Her şey gelebilir; bu da onlardan biri.
Nasıldı o? Biraz havalandırayım da aradan çıkmış olsun. Çünkü finale bırakırsam bütün sözlerini hatırlamaya çalışacağım. Nihavent bir ilâhiydi herhâlde. Biraz da yüksek perdeleri olduğu için aşağıdan başlamaya çalışayım. Akort biraz düşmüş olabilir, kusura bakmayın.
Âlem-i dilde acep kâşânemiz var bizim,
Can atar şem‘-i dile, pervânemiz var bizim.
Vakt-i seherde açılır âşık-ı sâdıklar,
Sohbet-i dildâr içre gamemiz var bizim…
Evet… Sözlerde ne güzel kaydım tabii! Ah, canıma değsin. Sürçülisan ederiz; olacak o kadar.
Ben bunu sahnelerde de çok yapardım. Repertuvarın tamamı önümde olsa bile, bakarak —yani sözlere bakarak— okumayı hiçbir zaman sevmedim. Gâh dinleyiciyle kurabildiğim ölçüde bir göz-gönül teması kurmayı, gâh içime dönüp oradan okumayı severdim. Böylece dalıp giderdim bir hayal âlemine.
Söz birden kaybolurdu. Aynı burada yaptığım gibi, o durumu bir heyecan ve tebessümle selam etmeyi, anın coşkusunun bir parçası olarak paylaşmayı severdim. Hiçbir zaman sözü unutmayı veya yanlış okumayı bir kusur olarak görmedim.
Ama sonrasında, az önce yaptığım gibi, doğrusunu hatırlarsam hemen bir kere daha okurum. Ya da “Anın heyecanıyla sözler havalandı; âşıklar kusurumuza bakmaz,” deyip sırlardım.
Meclisi de kırmamak için ufacık bir ikram ettik. Ama sen onu çok daha güzel seslerden özünle dinlersin, Can.
Evet… Birkan, “Selamlar, iyi yayınlar,” demiş. Hoş geldiniz.
“Kanala abone olup yayını beğeniyoruz. İyi akşamlar,” demiş. Çok teşekkür ederiz, Birkan Can. Ne güzel, safa gelmişsiniz. Böyle yeni yeni canların varlığı da hoş.
Birkan da çok güzel bir isim: “Bir”den neşet eden…
Gülşah Ogay, “Canım,” demiş. Teşekkür ediyoruz efendim. Sizler de cansınız; canınıza bereket.
Adem, “Bir nokta bile zamanı geldiğinde çok şey anlatır. Saygılar, selamlar, sevgiler olsun,” demiş.
Adem Can, eyvallah cancağızım, aşk olsun! O nazar boncuğuna da yeşil gülümüze de… Ben onu öyle sayıyorum; kalple geleni her zaman yeşil gül gibi kabul ediyorum. O yüzden teşekkür ediyoruz.
“Bugün merhum Yusuf Ömürlü Hocamızın da seneidevriyesi; devri daim olsun.”
Allah eyvallah. Evet, doğru ya! Ne güzel hatırlattın. Not vermişiz; benim artık takvimlerden pek haberim yok. Zaten sanki bazı anlarda takılıp kaldık.
Yusuf Ömürlü Hocamızın hakikate göçtüğünü andığım videoyu hatırlıyorum. Tabii sonra onları kaldırdım. Eskiden ders videoları vardı. O dersleri sıfırdan ve daha sade biçimde anlatarak güncellemiş oldum.
Nasıl da uzatarak anlatıyormuşum, canlar! Ay, bir saat konuş, konuş, konuş… O zaman montaj bilgim de yok. Anlat, anlat, anlat… İnsanların elli beş dakikasını al, toplamda yirmi dakikalık bilgi ver! Yani kendimden yorulmuştum.
“Bunu âleme yapamam,” dedim. Birçok insan çok üzüldü. Bu arada en çok izlenen videolarım da onlardı. Hâlâ dönüp dönüp soranlar çıkıyor. Ama onları kaldırdık, sırladık; yenilerini çektik. Daha öz, daha ders odaklı… Gevezeliği de buraya, bakın, soframıza bıraktık.
O zamanlar Yusuf Hoca’nın haberini verdiğimi de hatırlıyorum. Nedense pandemi dönemiymiş gibi geliyor aklıma. Kaç yıl oldu, değil mi? Güzel Yusuf Hoca’nın devri daim olsun. Allah, kızı Elif Hocamızın hizmetlerini de daim etsin.
Evet… Gülşah Can şöyle demiş:
“Seni ilk gördüğümde, o yarışmada senden etkilendim ve seni takip etmeye başladım, Tuğbacığım. Bir şey çekti beni sana. Sonra benim yolum da hakikate düştü ve senin de o yolda olduğunu gördüm. Boşuna çekilmemişim sana.”
Evet, ne güzel… Geçmişten gelip hâlâ burada olanları ayrı bir yere koyduğumu biliyorsunuz. Çünkü hep derim ya: Geçmişteki o dönüşüm sürecimize rağmen burada kalanların yeri başkadır.
Bu süreçte çok fazla elenen de oluyor. Neye takıldıklarını, neye geldiklerini bilmiyorsunuz; ama öze gelenler bir şekilde kalıyor. Gülşah Can da öyle olmuş.
“Yarışma” derken O Ses Türkiye’yi söylüyor herhâlde. Ama tabii şöyle bir şey var… Devamındaki bir yerde… Bir dakika! Aa, benim gevezeliğimden ne kadar çok yorum birikmiş! Hemen hızlı hızlı geliyorum, canlar. Şöyle bakayım…
“Hakikate düştü…” Hah, burada bir yorum yapmam gerekiyor:
“Benim yolum da hakikate düştü ve senin de o yolda olduğunu gördüm.”
Burada, “Yolun hakikate düşmüş, canım; öyle olsun,” diyeyim. Fakat benim de o yolda olduğumu görmen senin bir zannındır.
Buna eyvallah derim. Elbette teşekkür eder, hatta “Âmin,” derim; ne güzel bir iltifat! Ama gördüğün şeyin bir zan olduğunu da bilmeni isterim. Çünkü hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Yayının başında da söylediğimiz gibi, “Görünene razı olma,” diye bir söz vardır.
Kimsenin, bir başkasının hangi yolda olduğunu öyle kolayca görebileceğini düşünmüyorum. Hakikat yolunda olduğunu düşünüp güzel zannettiğimiz birinin, bir gün o yolda olmadığını anlayarak yanılgıya düşmemek adına böyle yakıştırmalar yapmadan, “Umarım bu da hakikat yolcusudur; öyleye benziyor,” demek bana daha iddiasız ve insani geliyor.
Yine de çok teşekkür ediyorum. Burada olduğun için var ol, sağ ol.
Servet Can, “Tuğba Hanım, senin sesinin sırrını herkes anlayamaz; sanatçımız Zara gibisin,” demiş.
Çok teşekkür ederim. Doğrusu, herhangi biriyle kıyaslanmak benim için zor. Kimseye benzemek istemiyorum; kendim olabilme yolundayım. Zara’yı elbette çok sever, çok dinlerim. Fakat en usta bildiğim insanlara dahi artık benzemek istemiyorum. Kimse beni bir başkasına benzetmesin. Hepimiz özgün, kendimize özgü olalım.
Çalarken parmaklarımı eskiden birine benzetirlerdi. Şimdi isim vermeyeyim; çünkü yollarımızı çoktan ayırdık. “Aa!” diye nasıl gururlanırdım… “Evet, evet, onunla çalışıyorum,” falan derdim. Sonra o benzerlik kayboldu ve ben bunu bir kusur sandım. Üstelik o kişi, eleştiri gibi sunduğu konularda neler neler söylemeye başladı. Ardından anladım ki aslında yolculuğumda kendim olmaya başlamışım. İnşallah hepimiz kendimiz olabiliriz.
“Gönül, seninle muhabbet edelim; muhabbetin en güzeli.”
Evet, katılırım Servet Can; muhabbeti çok da severim. Servet Can yine güzel şeyler yazmış:
“Bu âlemin sırrıdır öğrenmek; emanetler de o sırrın anahtarlarıdır.”
Güzel… Öğrenmek, yalnızca kâtip gibi yazmak ya da okumak değildir; her hâlden ve yaşayarak öğrenmektir. “Emanetler de o sırrın anahtarlarıdır,” diyor. Demek ki insan o emanetlerle öğreniyor. Güzelmiş.
“Bu güzel sohbetleriniz, en sevdiklerimden Sait Faik’in o güzel betimlemesiyle şahane bir ‘Hişt, hişt!’ oluyor benim için.”
Çok güzel… Benim çok sevdiğim, artık bana şiir gibi gelen ve sıkça kullandığım bir ifadedir o. Demek ki “eşik misafiri” yerine “Hişt, hişt!” de diyebilirmişim. Benimki biraz “Hû!” ama bu ifadeyi hatırlatmasına çok sevindim.
Eyüp Can, “Eyvallah kardeşim, iyiyim, teşekkür ederim,” demiş. Herhâlde kendi aralarında konuşuyorlar. Dediğim gibi, burada tanışıyorlar.
“Ciğer gibi kavrulmuş sinelerin kokusu herkese tütmez,” demiş Mithat babamız.
Eyvallah babacığım.
“O cümlelerden ilhamla üretilen şarkıyı Ezginin Günlüğü’nden dinlemeyi ayrı, Fuat Saka’dan dinlemeyi ayrıca severim. Özellikle bahar gelince ne güzeldir, değil mi?”
Fuat Saka da çok özeldir elbette; fakat Ezginin Günlüğü albümleri tam bir bahar değil midir? Bahar henüz gelmemiş olsa bile onları açtığında havaya sanki bir bahar kokusu yayılır.
“Sevgili Can, duygularınızı ne güzel anlatıyorsunuz. Kulaklarımızı besliyor, ruhumuzu doyuruyor,” demiş Nevin Can.
Eyvallah… Size öyle geliyorsa ne mutlu. Vallahi biz de gökten yağanı sunuyoruz cancağızım; bizde hiçbir şey yok.
“Nasıl ferah bir ses, maşallah! Sesinde o masumiyet ve güzellik var. Sanki bir çocuğun ruhu emanet edilmiş de orada oturuyor.”
Ay, ne tatlı! Çok sevindim. Hakikaten ne güzelmiş… “Bir çocuğun ruhu,” deyince şimdi aldı beni benden. Daha ne isterim?
Çünkü biz zaman zaman bir kadının, zaman zaman bir erkeğin ruhuyuz. Her zerrenin potansiyeli ruhumuzda var; onun neşet ettiği pek çok cihet bulunuyor. Fakat bir çocuğun ruhu olmak ya da sesinde bir çocuğun ruhunu taşıyabilmek çok başka… Biz bütün hâlimizle o masumiyette olamayız belki; ama sesimdeki mahzun bir tını, bir çocuğun ruhunu buraya aktarabildiyse ne güzel. Eyvallah… Çok güzel bir iltifat, teşekkür ederim.
“Ve dilerim, muhabbete dair…” demiş Nilüfer Can.
Eyvallah. Herhâlde konu o sırada muhabbetti; hepsi muhabbete dair…
“Muhabbet, iki gönül arasında gidip gelen en tatlı emanettir. Sahibi ne kadar özenli taşırsa o kadar çoğalır.”
Evet, hiç öyle bıraktığın yerde durmaz. Muhabbet beslenmeye muhtaçtır. Ortada ortak bir değer varsa biraz da o besler; iki gönül birlikte nasiplenir ve oradan yeni bir şey doğar. Fakat her durumda muhabbet beslenmelidir.
Muhabbet izhar ister; dışa vurulmak, gösterilmek ister. “Sevdim seni, hadi gel, yuvamızı kurduk; şimdi o muhabbet içeride kendi kendine beslensin,” diyemezsin. Muhabbet çok tatlı bir emek ister.
O emeği verirken de “Hay Allah, bittik, yorulduk!” diye değil; müthiş bir tebessümle, dünyanın en güzel ve en sevdiğin işini yapıyormuş gibi emek vermektir bence. Böyle olunca muhabbet çoğalır, bereketlenir. İhmal edilirse azalır da elbette.
“Ben de muhabbeti, içimde taşıdığım bir sevgi gibi değil, aramızda dolaşan bir şey gibi düşünüyorum.”
Evet, bu da çok güzel bir rüzgâr… Muhabbet, iki gönül arasında görünmeyen bir top gibi dönüp duruyor. Ne güzel.
Şefika Can, “Maşallah kızıma, selamlar sizlere,” demiş.
Ne güzel; bize abla diyen de var, kızım diyen de… Hepiniz çok tatlısınız. Çok teşekkür ederiz Şefika Can; bizden de sana selamlar.
“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?”
Ayrıca muhabbet kelimesine “habbe”, yani tohum kökü de kaynaklık ediyormuş. Ne güzel, değil mi? Edebiyat hocası Hatice Can bizi aydınlattı. Habbe kökü de işin içindeymiş. Bakın, bunu hiç bilmiyordum. Kara üzüm habbesinden hatırlıyoruz o kelimeyi: Tohum… Harika, çok güzelmiş. Allah eyvallah canım.
Nisa Can da “Başardınız,” demiş.
Eyvallah diyelim. Neyi başardık bilmiyorum; herhâlde yukarıda kalan bir sohbetle ilgili.
“Sen çok güzel bir insansın. Muhabbette kendini bulmuşsun; başka âlemini Rabbim bilir.”
Eyvallah güzel Can. Zanlarınıza teşekkür ederiz. Tabiri caizse hiçbir konuda at gözlüğü takmamak gerekir. Çünkü taktığımız anda bir yerde takılıp kalmışız demektir.
Fatih Can şöyle yazmış:
“Bendire vurur, muhabbet akar; aşkı tutar elinden, birlikte döner. Biz Tuğba’yı bununla havalandırıyoruz.”
Ne güzelmiş! “Aşkı tutar elinden, birlikte döner…” Aşkla birlikte dönmek nasip olsun.
“Biz Tuğba’yı bununla havalandırıyoruz,” demiş. Hocayı… Estağfurullah; biz Tuğba’yı… Beni böyle güzel zanlarınızla anmanız canıma minnet. Çünkü bunlar biraz da sizinle ilgili güzellikler; büsbütün benimle ilgili değil.
“Otuz yedi yaş dönüm noktasıdır,” demiş Şefika Can. “Rabbim yüceltsin kızım.”
Otuz yediye daha var; bakalım orada neler dönecek. Eyvallah canım.
“Merhabalar canım hocam, özlemişim muhabbetinizi,” demiş Reyhan Can.
Selam olsun; hoş geldin, safa geldin.
“Seferde akıl, yürek ise sezgisel aklı gerektirir,” diyor. Bu ayrı bir yorum. “Misafir de seferden gelir.” Eyvallah Gülsüm Can, aydınlatmışsın.
Şöyle biraz hızlanayım; çünkü yayını artık yavaş yavaş sırlayacağım. Fakat muhabbetiniz ne kadar bol, güzel canlarım… Size yetişememek bile çok tatlı. Hep söylüyorum: Burada sizlere yetişememek harika bir şey. Yine de her yorumu okuyacağım.
Biliyorsunuz, burada beraberiz. Bu sofrayı birlikte ve etkileşim içinde kurduk; müsaadenizle yine birlikte kaldıracağız.
“Güzel hocam, dışarı çıkmamız gerekti. Aklım, gönlüm muhabbette kalarak… Siz ve güzel canlar, güzel Allah’a emanet olun.”
Estağfurullah… Böyle müsaade alan canların ayrıca yanaklarından makas alasım geliyor. Olur mu öyle şey canım? Yolun açık olsun.
“Muhabbet; kalbin, zorlama olmaksızın Allah’a ve Allah için olana meyletmesidir. Sırat, sûretlerden geçmektir…”
Hımm… Enteresan yorumlar bunlar. Katılırız, katılmayız…
“Muhabbet, kalbin zorlama olmaksızın Allah’a ve Allah için olana meyletmesidir,” deniliyor. Şimdi bana yine, “Biraz itirazım var bu zalim kadere,” demek geliyor. Sürekli bir itirazım oluyor.
“Kalbin zorlama olmaksızın…” kısmına çok katılıyorum. Fakat “Allah için olana meyletmesi,” dediğin anda bir zorlama başlıyor. “Bu Allah için, bu değil,” diyerek ikiliğe düşüyorsun. “O’ndan olmayan nedir ki?” diye düşündüm şimdi.
“Kalbimi zorlamadan Allah’a ve Allah için olana meyletmektir muhabbet,” diyorsun; fakat Allah için olan ile olmayan arasında bir ikilik kurduğunda kalbini zorlamış oluyorsun. Kalbine, “Bak, bu Allah için; bu Allah için değil, onu sevme,” demiş oluyorsun. Orada benim için bir soru işareti var.
“Sûretlerden geçmek…” Fakat bu arada sûretlerle birlikte geçmek… Sûrete yüz çevirmek değil; sûretle beraber sûretten geçmek düşüncesine katılabilirim.
“Muhabbet mânâlarda da tecelli eder.”
Eder babacığım, etmez mi? Eyvallah, Allah eyvallah.
Mustafa Uzel… Ay, ne güzel bir soyadıdır o! Soyadından öperim. Nezih Uzel geldi gönlüme elbette. Selam olsun Mustafa Can, hoş geldin.
“O suç ortaklığına can kurban, güzel Allah!”
Evet, kesinlikle… Can kurban o aşk ortaklığına. Oh, canımıza değsin!
“Yol Allah, yolcu biziz. Ne kadar yürürsek yürüyelim, varacağımız yer O’nun takdiridir. Bu kadar.”
Evet, çok güzel. Tepeden tırnağa katıldım.
“Kendi idraklerine göre sürgün olan, benim maneviyatımda ise onurlandırıldığım sürgün istasyonu Üsküdar’dayım. Güzel bir insanın söylemiyle; sürgünün, cezaevlerinin benim ve arkadaşlarımın üzerinde bir etkisi harbiyesi yoktur.”
Eyvallah canım, Üsküdar’a taşınmışsın. Belki oralarda bir yerde, bir zaman karşılaşırız. Selam olsun.
“Yol da yolcu da yoldaşlar da çok güzel,” demiş Servet Can.
Çok şükür, ne mutlu… Hepimiz burada birlikte güzeliz canım. Burası sizlerle güzel.
“Kâinatın aynasıyım,
Mademki ben bir insanım.
Hakk’ın varlık deryasıyım,
Mademki ben bir insanım.”
“İnsan olmak da Hak ile muhabbet hâlinde olmaktır.”
Evet, ne mutlu bunu görene ve besleyene.
İlyas Can, “Bana bendiri sevdiren güzel insan; çalmayı videolarından öğrendim,” demiş.
Ne mutlu… Eyvallah İlyas Can, buna çok sevindik. Aşkın bendirle ve kendinle daim olsun. Allah eyvallah; nice nice meşkler…
Kara Haydaroğlu’na da selam ediyoruz.
- BÖLÜM
Muhabbet Sofrasının Edebi
“Tuğba Hanım, saçınızdaki yeşil ve minicik beyaz kurdeleli kısa şapkalardan alsanız olur mu? Size çok yakışır,” demiş Servet Can. Teşekkür ederim.
Şapka koleksiyonum zaten epey geniş ve hâlâ büyümeye devam ediyor. Yakışanını bulmak zor ama öyle bir şapka bulursam gerçekten tatlı olabilir; tarzıma da yakışabilir. Ben şapkayı tokadan daha çok seven biriyim. İnanmazsınız, evde bile şapka taktığım olur.
“Bendir öneriniz var mı, nereden alabilirim? Siz nereden aldınız?” diye sormuş Ayşe Can. Bunu daha önce birkaç defa konuşmuştuk. Instagram’da “MKS” harflerini yazarak arayabilirsiniz. Zaten benim bendir videolarımın altında da MKS’nin bilgileri bulunuyor. Ankara’da Ahmet Yalçınkaya da var; ancak kendisi biraz daha yoğun olduğu için siparişlerin gönderilmesi uzun sürebiliyor. Ben MKS bendirlerini öneririm. Kemal Hoca’ya selamlarımızı söylerseniz yardımcı olacaktır.
Bu arada yayının ahengini bozmaya çalışan birkaç kişi oldu. Onları da pirincin içinden taş ayıklar gibi ayıklayıp gönderdik. Burası muhabbetle gelinen, edeple ve saygıyla girilmesi gereken bir yer. “Sörf Yapan Adam”, madem buradaki dalga sana uymuyor, neden buradasın kardeşim? Sörf yaparken dengeni şaşırıp yanlış denizlere gelmiş olmalısın. Yanlış denizlerde yüzme o zaman; hadi uğurlar olsun!
Bu tür kişiler çoğu zaman bilerek geliyor. Kod adları kuşanıyor, kendi isimleriyle gelmeye cesaret edemiyorlar. Hayatta beni düşürdükleri gibi bu yayında da düşürebileceklerini zannediyorlar. Belki de birileri özellikle yolluyor. Eğlensinler… Biz muhabbetimize bakarız. Bunların derdi benimle değil, kendileriyle. Yolları açık olsun.
«Kimse bana yâren olmaz, yâr olmaz,
Dertlik hırkasını giydim giyeli.
Dünya bomboş olsa bana yer kalmaz,
İnsana muhabbet duydum duyalı.»
Bu eser bugün gönlümden geçmişti. Fakat onu bütünüyle havalandırmayı başka bir yayına bırakalım. Bugün aralarda söylediğim iki küçük nameyle yetinelim. İnşallah gelecek hafta başka eserleri havalandırırız.
“Ben sizi ilk ‘Yaranmaz Âşık’ videonuzla takip etmeye başladım. Ben de geçmişten geliyor sayılıyorum,” denmiş. Hem de nasıl! “Yaranmaz Âşık” videosu çok eskilerdendir. Galiba onu apartmanda söylemiştim. O kadar eski… Evet, geçmişten geliyorsun ama geçip gitmemişsin; hâlâ buradasın. Geçmişi geride bırakıp burada kalmışsın. Teşekkür ederim can.
Tevhit, teklik demektir. Ehad da birdir, tektir.
Kitap ve Film Önerileri
“Kitap önerisi rica edebilir miyim, mahsuru yoksa?” diye sorulmuş. Servet Can’a da desteği için yeniden teşekkür ederim.
Kitap önerisi çok. Fakat yayınların tamamen kitap önerilerine dönüşmesinden biraz çekiniyorum. Zaten ilk bendir videolarından beri her dersin sonunda bir kitap önerme geleneğim vardı. Onu sürdürmeye çalışıyorum. Her yeni ders videosu, yeni bir kitap demek.
Bendir derslerindeki temel kaynaklarımızdan biri Fahrettin Yarkın Hocanın Türk Müziğinde Usuller adlı kitabıdır. Bu, ayrı bir kaynak kitap. Okuma kitabı olarak ise şu anda gönlüme Kenny Werner’in Zahmetsiz Ustalık kitabı düştü. Çok güzel bir kitaptır. Mustafa Mehmetciğim, eğer okumadıysan mutlaka oku. Bana da vaktiyle Fahrettin Yarkın Hocam önermişti. O zamandan beri tekrar tekrar döndüğüm kitaplardan biri oldu.
Kenny Werner’in internet sitesinde meditasyonları da bulunuyor. Bir ustalığın yahut bir sazı icra etmenin zahmetsizliğine ulaşmak, o zahmetsizlik hâlini anlamak bakımından çok güzel bir başvuru kitabıdır.
“İnsan tanımaz ama ruh tanır, gönül tanır. Bir şüphe varsa doğru cevabı onlar verir bence,” denmiş. Bilemiyorum. İnsana her zaman yalnızca ruhu cevap vermiyor. Öyle olsaydı hiçbirimiz yanılmazdık. Oysa bu hayatta ne kadar çok yanıldık… Ben ne kadar çok yanıldım!
Bu hafta benim için âdeta yanılgılar haftasıydı. Enteresan bir tecelli oldu; hayatımdan üç dört kişi daha ayrıldı ve bundan çok memnunum. İnsan kaybetmeye, insan elemeye ve gerektiğinde uğurlamaya bayılırım. İnsanları kendime kazanma iddiasında değilim. Bu güzellik yolculuğunda kimse bana bağlanmak için gelmesin. Fakat bu yola kazandırdığım yahut yolun kazandırdığı birileri varsa onlar kendi seyrine baksın. Giden üç dört kişinin ardından da büyük bir ferahlık duydum.
“Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?” İşte güzel soru budur. Çünkü insanın genel bir yaratılış sebebi olduğu gibi, kendi özüne mahsus bir varoluş sebebi de vardır. Buna gönülden katılıyorum.
“Abla, selam. Seni çok seviyorum. Daha çok ilahi şarkılarınızı seviyorum,” demiş Çağrı Can. “İlahi şarkılar” sözü çok hoşuma gitti. Söylediğimiz şarkılar gerçekten giderek ilahi bir havaya bürünüyor. O yüzden bu ifadeyi çok sevdim.
Sabıkalı tayfa yine gelmeye başladı ama ne olursa olsun bu dünyada iyilik kazanır. Onları birer birer, pirincin içinden taş ayıklar gibi ayıkladık. Pirincin içindeki taşlardan dolayı pirinçten vazgeçecek değiliz. Ayıklarız; mis gibi pirincimizi yine kıvamınca pişiririz evelallah.
Bunların niceleriyle karşılaştım. Buna mücadele demeyeyim ama daha neler duydu bu kulaklar, neler gördü bu gözler… Bunlar mı beni düşürecek? Hepsinin derdi kendisiyle; benimle değil. Yolları açık olsun.
“İlk kez böyle gördüm sizi,” demiş Fırat Can. Eğer beni ve benim gibisini ilk kez gördüysen hayat sana daha nice güzellikler gösterecektir. “Yaranmaz Âşık”ı apartmanın içinde okuduğum bir video vardı diye hatırlıyorum. Hangi eser olduğunu çıkaramadım ama “Yaranmaz Âşık” dönemlerimdi.
«Edep bir tâc imiş nûr-ı Hüdâ’dan,
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan.»
Teşekkür ederim. Ehline ulaşan şahane bir serlevha… Fakat onlar bunu duyabilecek yerden çok uzaktalar. Yaşasın melamet neşesi! Günün hikmetleri yine bize kaldı.
“Kaç farklı müzik aletiyle çalışıyorsunuz?” diye sorulmuş. Elimize ne alsak biraz kurcalarız. Fakat ihtisas demeyelim; ağırlık verdiğimiz saz bendirdir, yani ritim sazı. Bir de rebabımız var. Şükürler olsun, bu kadarı yeter.
“Sanatçıymış bu güzel hanım, iyi yayınlar,” diyen yeni bir can gelmiş. Teşekkür ederiz. YouTube’un akış içinde yayını önerdiği kişiler oluyor herhâlde. Biz yalnızca biz bize olduğumuzu zannediyoruz ama yayın bazen hiç tanımayan insanların da karşısına çıkıyor.
Biz bu sofrayı artık bilinçli kuruyoruz. Her hafta burada buluşuyor, iki saat konuşuyoruz. Ne konuştuğumuzun ve nasıl sesleneceğimizin farkındayız. Fakat buraya ilk kez gelen birinin, “Burada ne oluyor?” diye sorması normal. Yeter ki bunu tatlılıkla sorsun. Tatlı sorulan soruya tatlı cevap verilir.
Bir yabancının pazara gelip, “Bu tezgahta ne satılıyor arkadaş?” demesi anlaşılabilir. Çünkü bizim nasıl bir sofra kurduğumuz ilk bakışta apaçık görünmeyebilir. Herkes nasibini alır gider; alamayan da almadan gider. Bu, onun nasipsizliğidir. Bizden bir şey eksiltmez.
“Akıl şüpheye düşmüşse ben gönlüme danışırım,” denmiş. Olabilir. Bu da senin güzel tarzın cancağızım. Akıl şüpheye düştüğünde gönülle iş birliği yapabilir. Fakat gönül şüpheye düşmüşse asıl sıkıntı orada başlar.
Neyden Gölgeler Mabedi önerisini de aldık, kabul ettik.
Kayıplar, Değişim ve Hatıralar
“Kısır Sevgili” güzel bir başlıkmış. Harika bir şiir çıkar ondan. Bayıldım!
“Hanım Hocam, konuya dâhil olamadım ama çok özlendiniz,” demiş Şule Can. Teşekkür ederim. Yolun açık olsun, aşk olsun. Zaten dâhil olunacak sabit bir konu yok; konu sürekli değişiyor ve güncelleniyor.
“Bugün için bir film önerisi gelir mi Tuğba Hanım Hocam?” diye sormuş Baran. Film önerilerinin kralı Baran, kitap önerilerinin peşinde olan da Mustafa Mehmetciğim… İki canın bu güzel iştahı ne hoş. Yaşları da birbirine yakın; ikisi de benim güzelim.
Film önerisi olarak yine Forrest Gump diyelim. Eğer izlemediysen izleyebilirsin cancağızım. Tom Hanks’in zirve eserlerinden biridir diyeceğim; çünkü o film artık biraz da onun eseridir. Elbette yönetmenin, senaristin ve bütün ekibin muhteşem katkıları var.
“Balat vlogunuzu çok sevdiğimi belirtmeden geçmek istemedim. Eski binalar, klasik araçlar ve antika eşyalar benim de çok sevdiğim güzelliklerdendir. Sizin gibi ben de sevdiklerime isim veririm,” denmiş.
Ne güzel… Balat vlogunu ben de çok seviyorum. Bütün vloglarımı ayrı ayrı seviyorum. Bir ustamı ziyaret ettiğim İzmir vlogu da var. O güne dönmeyi çok isterdim. Fakat artık dönemeyeceğim ve o zamandan bu yana kaybettiğim çok fazla şey var. Uğurladığım insanlar, duygular ve mevsimler var. Bir başıma kalakaldım.
Bazen pencereden dışarı bakıp, “Ben birçok şeyi kaybetmişim,” diyorum. Sonra kendime, “Evet, busun sen. Böylesin. Bu köşede, bu gerçekle baş başasın. Şimdi kendini biraz eğle,” diyorum ve bir şekilde oyalanıyorum. Zaten kim gelirse gelsin kapımı açmıyorum. Bu yüzden bambaşka hâllerimiz olabiliyor.
Balat vlogu çok keyifliydi. Vlog tarzındaki ilk denemelerimden biriydi ve çekerken çok eğlenmiştim. O günlerdeki saçımı ve tarzımı da ayrı severim. Zaten istediğim anda yeniden o saça dönebilirim. Zahiren de olsa değişmek insana iyi geliyor.
“Kırmızı Gül Demet Demet’ten bir kuple seslendirir misiniz?” denmiş. Onu da başka bir yayına bırakalım ama küçük bir kuple söyleyelim:
«Kırmızı gül demet demet…
Kırmızı gül demet demet…»
Bu kadar kalsın; demet demet sunduk işte.
Biber satsalar reçelini yaparız evelallah; acıyı bal eyleriz. Bu tezgahta gül alınıp gül satılır, ehli ehline sevilir. Ne güzel, bakın tezgâhımızı böyle tarif eden güzel tezgâhtarlarımız da var. Var olsunlar.
Bir can, “Bu hayatta en sevdiğim varlıklardan biri, zeytin ağacının ardındaki 1962 model Vosvos’umdur,” demiş. Ne kadar tatlı!
Baran için bir de Captain Fantastic önerisi geldi. Ona da bakabilirsin. Biz de inşallah izleriz. Kelebeğin Rüyası da vazgeçemediğimiz filmlerden biridir. Onu da listene al. Bak, bir öneri istedin, üç öneri birden geldi.
Burada birbirinize de sorabilirsiniz: “Kitap önerisi olan var mı, film önerisi olan var mı?” diye… Ne güzel bir fikirmiş. Böylece sofrayı hep birlikte büyütürüz.
“Müzikte Anadolu dışındaki coğrafyalardan da esinleniyor musunuz? Orta Asya, Afrika, farklı coğrafyalar…” diye sorulmuş. Elbette. Kimi bulsak, neye rastlasak esinleniyoruz. Çünkü hayat başlı başına bir esinlenmedir.
Özellikle Avrupa’da çok farklı insan topluluklarıyla bir araya geldik. Elbette hepsi Avrupalı değildi. Farklı coğrafyalardan pek çok fikir aldım ve zamanla onları müziğimde demlemeye başladım. Bundan da çok memnunum. Biz her zerreden esinleniriz.
Bu sofrada her şey tatlanır mı, bilmiyorum. Bir şeyin tatlanması, insanın buraya hangi niyetle geldiğiyle ilgilidir. Belki ben buradan pek de tatlı olmayan bir şey sunmuşumdur. Fakat senin fincanında bir parça şeker vardır; ben de buradan bir lokma ve biraz sıcak su vermişimdir. Karıştırmışız, helva olmuş… O hâlde tatlandıran biraz da sizsiniz.
“Sen aydınlatırsın geceyi,” denir ya; geceyi aydınlatan yine sizin kendi gerçeğinizdir.
Bugünkü ikramınız için çok teşekkür ederim canlar. Gülsüm daha önce bir sohbette Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya kitabını önermişti. Şimdi bu öneriyi size de sunmuş oldu. Ne güzel… Bunlar burada kalıyor; yayını sonradan açıp önerilere yeniden bakabilirsiniz.
Meşk ve Rebabın Disiplini
Yolladığınız yeşil güllere, letafetlere ve zarafetlere çok teşekkür ederim.
Erkan Oğur’la bir kez aynı mecliste bulunma ve çalışma hatıramız oldu. O şerefe eriştiğim için çok memnunum. Fakat benim şöyle bir huyum da vardır: Sevdiğim bir sesi açar, saatlerce onunla birlikte çalışırım. Geçenlerde bunu toplam üç saat boyunca yapmışım.
Her gün rebap çalışıyorum. İzmir’den döndüğümde kendime bir söz vermiştim. Elbette döndüğüm gibi aynı hâlde kalamadım. Motivasyonum çok düştü, gönül mevsimlerim değişti. Hayat beni bambaşka bir yere çekti. Yayının başında da söylediğim gibi, duvarları çok yüksek bir yere çekildim. O duvarlar artık kimsenin kolay kolay kıramayacağı bir hâl aldı.
Olsun… Bunun da mutlaka bir hikmeti vardır. Belki hakikat, beni bana bağışlamıştır.
Duvara, “Bugün rebap için ne yaptın?” diye yazdım. Kendime, “Bu rebabı her gün çalacağım,” dedim. Bir canı da sözüme şahit tuttum. Ustama da söz verdim. Her gün, muhtemelen sabah vakitlerinde çalışacaktım. Çünkü akşam olduğunda günün yorgunluğu çöküyor ve benim okuma zamanım başlıyor. Bazen üç saat boyunca bir divanın, bir kitabın yahut bir filmin başında oturuyorum. Akşamlar benim keyif vaktim oluyor.
Bu nedenle rebabı artık disiplinle sürdüreceğim bir çalışma olarak gördüm. Sözüm söz; az ya da çok, her gün çalıştım.
Geçen gün Âşık Veysel’in albümlerini açtım ve üç saat boyunca rebapla ona eşlik ettim. Karar sesi hem bana hem de rebaba çok ters düşüyordu; transpoze etmek oldukça zordu. Ritimler de âşıkâneydi; öyle dümdüz “bir, iki, üç, dört” diye ilerlemiyordu. Kendimi onunla birlikte meşk ediyormuş gibi düşündüm ve bundan büyük bir şeref duydum.
Diyelim ki Erkan Oğur’la yüz yüze çalışma imkânı bulamamış olsaydım bile üzülmezdim. Elbette onunla aynı mecliste bulunmak ayrı bir şeref. Fakat teknolojinin imkânlarıyla sesini açar, sanki yanındaymışım gibi birlikte çalışırdım. Plaklarımla da bunu çok yaptım.
Bendir çalışırken bir fasıl kaydını baştan sona açar, sanki fasıl heyetinin içindeymişim gibi çalarım. Ardından ne geleceğini bilmeden eşlik etmeyi severim. Bunlar benim meşk hâllerimdir. Size de öneririm.
«Gülden terazi tutarlar,
Gülü gül ile tartarlar.
Gül alırlar, gül satarlar…
Selam olsun!»
Eyvallah Selçuk Can, aşk olsun.
Mustafa Mehmetciğim, “Her şey için çok teşekkür ederiz ablacığım, hayırlı geceler,” demiş. Güzel kalbini sardım; sana da güzel geceler.
«Gel ha gel ha can Hatâyî,
Dostun nefesi güldür gül.
Şu öten sefil bülbülün
Derdi figanı güldür gül.»
Bir de “Açıl gel ey gonca gülüm” var, değil mi? Bu gül bahsinin Nesîmî’de ve Şah Hatâyî’de farklı söyleyişleri bulunuyor. Hepsine aşk olsun.
Duvarlar, Eşik ve İnziva
“Sözünü ettiğiniz keskin duvarlar eserlerinize o kadar yansıyor ki âcizane, ‘Hocamın frekansı değişmiş,’ diyorum,” denmiş.
Tam olarak ne demek istediğini bilemiyorum. Eserlerin sözlerinde mi, okuyuş biçimimde mi hissediliyor, bilmiyorum. Fakat yansımışsa iyi olmuş; demek ki eserler daha gerçek hâle gelmiş.
Ben o eserleri duvarların arkasındaki bir pencereden seslemiyorum. Beni tanıyan canlar bilir: Kapımın dışına çıkıyorum ama o duvarların içine kimseyi almıyorum. İnsan kapıyı çalabilir; fakat ben almıyorsam almıyorumdur. Oh, canıma değsin! Duvarlar benim. Burası benim dünyam ve yalnızca gerçek olduğuna inandıklarımı almaya karar verdiğim bir yer.
Buraya çıkarken de “Haydi, hepiniz kapımdan içeri girin,” demiyorum. Münafıklık ve riyakârlık yapmayayım. Kapımı açıyor, eşiğimin önüne bir yaygı seriyorum. Beni seven, isteyen ve onlarca seçenek arasından bu akşam burayı seçen gelip o yaygıya oturuyor. Umarım herkes buraya kendi hoşluğu için geliyordur.
Ben eşiğe çıkıyorum, buradan lokmalar sunuyorum. Birazdan yayını sırlayıp yeniden duvarlarıma döneceğim. Ondan sonra isteseniz de sizi içeri alamam. Arasanız, yazsanız, çizseniz bile ulaşamayacağınız bir yerde olabilirim.
Bu, ulaşılmaz olmak meselesi değildir. Hepimizin kendi Hira’sı, kendi mağarası, kendi inzivası vardır. Orayı doldurmak için yalnız kalırız. İnsan orada ne yaşıyorsa onu bağlar. Dışarıdan bakıp, “Ne olmuş, ne etmiş, ne demiş?” diye sormakla anlaşılabilecek hâller değildir bunlar. Önce o acıdan, sancıdan ve yastan geçmek gerekir.
“Canım Hocam, hep yanındayız. Canım Tuğba’m, her zaman yanındayız,” demekle olacak işler değildir. İsteseniz de her zaman yanımda olamazsınız. Benim böyle bir tarafım var. Lütfen bu sizi gücendirmesin. Dürüstçe söylüyorum: Ben eşiğime çıkıyor, sizinle buluşuyorum. Birlikte bir şeyler buluyoruz. Burada hemhâl oluyoruz ama sonra ben ayrılıyorum. Herhangi birinizle birlikte geri dönmüyorum. Bu hâli ve bu gerçekliği çok seviyorum.
Eskiden o duvarların içine girebilen birileri olurdu. Tatlı tatlı içeri süzülürlerdi. Bir zamanlar iki kişilik bir kapım vardı; şimdi o kapıyı da daralttım. Artık tek kişilik… Kim olursa olsun, içeri girmiyor.
Bu gerçekliği sevdim. Muhtemelen sonum da orada, bir şekilde yapayalnız gelecektir. Önemli değil. O gerçekle yüzleşmeyi de seviyorum. İçerisi zaten aynalarla dolu. Baktığım her aynada başka bir Tuğba görüyorum.
“Normal bir günde en çok hissettiğiniz duygu hangisidir?” diye sorulmuş. Önce “normal bir gün” ne demektir, onu tartmak gerekir. Üstelik en çok hissettiğim duyguyu anlatmak istemiyor da olabilirim. Demek ki o, benim mahrem duygumdur. Bu nedenle bu soruyu geçmek istiyorum.
Hû erenlere… İkisi de başımızın, gönlümüzün üstüne. Allah eyvallah.
“Biz sizi hep, her hâlinizle seviyoruz,” denmiş. Teşekkür ederim ama bu çok iddialı bir cümle. “Hep” kelimesine inanmam; “her şekilde” sözüne de inanmam. Çünkü “hep” ve “her” çok tehlikeli iki kelimedir.
Bunu başka bir yayında da konuşmuştuk. Birinin cümlesini bozmak için değil, biraz akort etmek için söylemiştim. “Sizi seviyoruz Hocam,” denmesine inanırım. Evet, şu anda seviyor olabilirsiniz; teşekkür ederim. Fakat “hep” sözüne inanmam. “Her hâlinizle” sözüne de inanmam. Çünkü daha benim kaç hâlimi gördünüz de “her hâlinizle” diyebiliyorsunuz? Heplik ve herlik bana göre değil, canlar.
Hüznün Nezaketi
“Dinleyenlerin çoğunun çok hüzünlendiğini görünce ‘Pencereden Kar Geliyor’ eserini okumamayı seçen Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun nezaketi ne güzeldir,” denmiş.
Gerçekten çok tatlı bir incelik. O eser nasıl bir eserdir… Gecenin ortasında çalma tuşuna basmadan önce bin kere düşünmek gerekir. Eseri açtığınız anda, penceredeki kar sanki gerçekten gelip yüreğinize yağar.
“İlk kez canlı yayına denk geldim. Hep sonradan dinlemek nasip oluyordu. Sizi çok seviyorum, iyi ki varsınız. Ruhuma çok iyi geldiniz,” demiş Selen Can.
Ne mutlu… Bugün sana iyi gelebildiysek ne güzel. Hep iyi gelelim, diyecektim ama yine kendi tuzağıma düştüm. Umarım ömrümün sonuna kadar beni şifa olan bir yerden duyarsın. Fakat bir gün ayrılık veya gayrılık olursa yolun mutlaka başka güzelliklere düşecektir. Çünkü herkesin ve her duygunun bir alternatifi vardır.
Canlı dinlemek elbette güzel. Keşke biraz daha erken gelebilseydin de güzel yorumlarınla sofrayı besleyebilseydik. İnşallah bir dahaki sefere daha erken gelir, bizimle hemhâl olursun. Biz de senin ruhundan, güzel anlamda, istifade ederiz.
“Hece hâli,” demiş Selçuk Can. Fakat onun içinde bir “Ali” de vardır; o yüzden güzel olmuş.
Sırlama
Gülsüm Can, “Hepinizi sevgiyle selamlıyorum,” demiş.
Yine iki saati aşan bir yayın oldu. Hasbelkader böyle gelişti. “Güzelmiş burası,” diyen cana da teşekkür ederiz. Safa geldiniz, yine bekleriz.
Gelecek hafta saat sekizde, yeni bir konu başlığının bahanesiyle bu güzel sofrada yeniden buluşmak ümidiyle… Yapılabilecek onlarca güzel şey varken buraya geldiğiniz ve iştirak ettiğiniz için her birinize teşekkür ederim.
Osman Can’a da teşekkür ediyoruz. Biz tam ayrılmak üzereyken “Hayırlı yayınlarınız olsun,” duasını göndermiş. Duasını sanki önceden almış olduk.
Benim adıma gerçekten güzel ve keyifli bir yayındı. Her hâl için güzel Çalab’ıma; kendi ruhumda beslediğim onlarca hikmete, muhabbete ve yanılgıya; önce kendime teşekkür ederim. Ardından buraya gelip sofrayı farklı rüzgârlarla estiren her bir canın önünde ayrı ayrı eğilerek teşekkür ederim.
Hepinizi kendi gerçeğinize emanet ederek huzurlarınızdan ayrılıyorum. Nasip olursa gelecek hafta saat sekizde, yeni bir başlığın bahanesiyle yeniden görüşmek dileğiyle…
Allah eyvallah.
Aşk olsun her zerreye, eyvallah canlar.
Şimdi yine o tatlı kapanışımı yapayım. Çok seviyorum bunu. Böyle dairesel ve havalı bir sırlama yapınca içimdeki çocuk pek memnun oluyor.
Haydi bakalım…
Allah eyvallah.












Bir cevap yazın