Devlet yönetmek yalnızca makam sahibi olmak değildir; devlet yönetmek, kitleleri, dengeleri, korkuları, umutları ve krizleri okuyabilme sanatıdır.
Bu sanat denildiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri Niccolò Machiavelli’dir. Machiavelli, Floransa Cumhuriyeti’nde uzun yıllar devlet görevlisi olarak çalışmış, diplomasi ve siyaset tecrübesini Prens adlı ünlü eserinde toplamıştır. Bu eserini Medici ailesinin genç yöneticilerine sunmuş; iktidarın nasıl elde tutulacağını, devletin hangi şartlarda ayakta kalacağını ve hükümdarın hangi tehlikeleri görmesi gerektiğini anlatmıştır.
Machiavelli’ye göre iktidar, yalnızca iyi niyetle korunmaz. Hükümdar, halkın içindeki güç dengelerini, sınıflar arasındaki gerilimleri ve toplumsal hareketleri dikkatle izlemelidir. Fakat burada çok önemli bir uyarı vardır: Barış zamanında işe yarayan bazı siyasetler, savaş ve büyük kriz zamanlarında hükümdarın sonunu hazırlayabilir.
Yoksulları, ezilenleri, dışlananları birbirine düşürmek; onların ortak bir güç hâline gelmesini engellemek, kısa vadede iktidara fayda sağlayabilir. Ancak bu siyaset, derin bir kırgınlık ve öfke biriktirir. Gün gelir, savaş kapıya dayandığında, hor görülen topluluklar devleti savunmak yerine başka bir güce yönelir. İşte o zaman hükümdarın yıllarca uyguladığı siyaset, kendi felaketine dönüşür.
Tarihte bunun çarpıcı örnekleri vardır.
Bunlardan biri 1402 Ankara Savaşı’dır. Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’in Türkmen beyleri ve bazı Anadolu unsurlarıyla kurduğu sert ilişki, devletin iç bünyesinde büyük bir kırılma yaratmıştı. Timur Anadolu’ya geldiğinde, Osmanlı’dan hoşnutsuz olan kimi Türkmen unsurlar savaş sırasında Timur tarafına geçti. Bu durum, Ankara Savaşı’nda Osmanlı’nın ağır yenilgisini hazırlayan etkenlerden biri oldu. Yıldırım Bayezid esir düştü; Osmanlı Devleti ise Fetret Devri denilen büyük bir buhrana sürüklendi.
Bir başka örnek de 1243 Kösedağ Savaşı’dır. Türkiye Selçuklu Devleti, 1239-1240 yıllarında yaşanan Babaîler İsyanı’nı büyük bir şiddetle bastırmıştı. Babaî hareketine katılan dervişler ve bu harekete destek veren Türkmen oymakları ağır takibata uğradı. Rivayetlere ve bazı Alevi-Bektaşi kaynaklarında aktarılan yorumlara göre, bu zulüm ve dışlanma Türkmen topluluklarında büyük bir öfke doğurdu. Böylece Selçuklu Devleti, kendi içindeki Türkmen tabanını kaybetti.
Kösedağ Savaşı’nda Moğollar karşısında alınan yenilgi yalnızca askerî bir yenilgi değildi; aynı zamanda halkıyla bağı zayıflamış bir devletin çöküşünün işaretiydi. Moğolların galibiyetiyle Türkiye Selçuklu Devleti bağımsızlığını büyük ölçüde yitirdi ve Anadolu’da yeni bir dönem başladı.
Buradan çıkarılacak ders açıktır:
Bir devlet, kendi halkını düşmanlaştırarak uzun süre ayakta kalamaz.
Ezilenleri, yoksulları, inanç topluluklarını ve farklı kimlikleri sürekli baskı altında tutan iktidarlar, barış zamanında güçlü görünebilir. Fakat savaş, kriz ve büyük sarsıntı anlarında bu bastırılmış öfke geri döner.
Devlet yönetme sanatı, yalnızca rakipleri yenmek değil; halkı devlete yabancılaştırmamaktır.
Çünkü bir devletin en büyük kalesi surları değil, halkının gönlüdür.
Kısadan hisse:
Halkını ezen devlet, düşmanını dışarıda aramasın.
Çünkü bazen devletleri yıkan kılıç, dışarıdan gelmeden önce içeride bilenir.












Bir cevap yazın