hani “gizli gizli” ölürsün ya!
maviye çalan ırmaklar kabardıkça
nefesin, bacası sönmüş bir ev gibi
is bırakır ağzımda.
ellerin dermansız;
tütünün dilini yalayan
kuru bir ağıt.
yarın yıldızlara küstüğünde
dağlara sessizlikten bir ev kurarsın;
kapısında insan hâlleri üşür,
camında yüzün buğulanır.
o nergis bakışını
hangi karanlığa kilitlersin,
hangi gecenin dibinde
ay ışığına emanet edersin?
hani “gizli gizli” ölürsün ya!
insan…
ey insan hâlleri,
ey pas tutmuş merhamet!
özü köze mühürlersin,
ateşi kendi külünde boğarsın.
mihmanına sırt döner,
kapını rüzgârın yüzüne kapatırsın.
sonra kasıkların geçer üstümden,
yerin altında yürüyen
kör bir fay gibi.
göğüs kafesimde acı,
dişleriyle kendine bir oda açar.
karanlık yoğrulur ekmeğime;
her lokmada biraz daha
gece olurum.
kalbin sularında
günah denen kara tortu
kaç kere dibe çöker,
kaç kere yüzeye çıkar?
söyle,
insan kendi karanlığından
kaç kere yıkanarak çıkar?
hani “gizli gizli” ölürsün ya!
lime lime avuç edersen
gönül yolcusunu,
ölümü her sabah yeniden doğurursun;
rahminden değil,
dilinden.
kansız çarşafın,
çiçeksiz gelinliğin içinde
bir bıyık gölgesi büyür;
bıçak gibi dolaşır boğazında,
sesini içeriden keser.
neden memleketin sesi
kendi yavuklusunu kurşunlar?
neden kendi türküsünün
boynuna ilmik geçirir?
sahi,
gökkuşağına bulanmış kefene
ne gerek var?
biz yarınsız kızımızı
daha adını koymadan gömer,
beşiğine toprak serer,
ninni diye ağıt öreriz.
hani “gizli gizli” ölürsün ya!
ömrüme bahar giydiren aşk!
saçlarında örümcek ağı,
gözlerinde sönmüş bir lamba.
gönül penceren artık örgü tutmaz;
her ilmekten bir kaçış,
her düğümden kırılmış bir kanat sızar.
gecenin yorganı taş dolu.
altında ezilen yalnız beden değil;
gülüşlerimiz,
sözlerimiz,
çocukluktan kalma mavi mendillerimiz.
ah, yarım beden…
yapayalnız,
sınırları ateşle çizilmiş
çıplak bir harita.
gitmeli Hîvron,
karanlığın alnındaki ayı söküp gitmeli.
gece, ardından uzanan elleriyle
kendi boşluğunu yoklamalı.
çünkü kalırsan
aşk, yanık bir mühür olur;
önce tenine,
sonra ömrünün kapısına basılır.
gitmeli Hîvron,
gölgesini bile
o evin duvarında bırakmadan.
hani “gizli gizli” ölürsün ya!
ter ve küf kokan çatıları aralarken
mavi gökyüzü nefes olur içime.
oysa gök bile rutubet tutar bazen;
ışık, insanın elinde kirlenir.
eğer edep çizecekse ömrümüzü,
döşeğe geceden bir yer kuralım.
karanlıkta hoyrat bedenlerin sesi
çatlamış bir çan gibi inlesin.
biz günahsız geceyi
vizesiz,
zamansız,
yasasız sevelim.
o çok sevdiğin saçlarıma veda et.
çünkü saç, kadının bayrağıdır
ve bayrak
en çok rüzgârda yaralanır.
tek tek damarlarıma
yollar çizelim.
ben kanımı değil,
bana biçtiğiniz kaderi akıtayım.
“bir daha hangi ana doğurur bizi?”
hani “gizli gizli” ölürsün ya!
sen karanlığı aydınlık diye
bileklerime çizdin.
damarlarımı tek tek sayıp
beni hayata değil,
yokluğuma alıştırdın.
oysa Hîvron,
kendi kanından bir ay çıkarıp
gecenin alnına asmak istemişti.
kadın doksan dokuz kere öldürülür:
biri evde,
biri sokakta,
biri dilde,
biri bakışta,
biri sevdiğinin susuşunda,
biri babasının gölgesinde,
biri annesinin korkusunda,
biri doğmadan önce,
biri yaşarken…
ve doksan dokuzuncusunda
kendi sesini
kendi mezarından çağırır.
oysa yalnızca bir hayat istedi.
onu da çok gördüler.
⸻
n.aslan, 2022
hatırlanmak istedi…
Not — Hîvron:
Hîvron, Kürtçede ay anlamı taşıyan hîv ile ışık ve aydınlığı çağrıştıran ron / ronahî sözcüklerinin şiirsel birlikteliğinden doğan bir addır. Bu şiirde Hîvron; karanlığın kendisine biçtiği yazgıyı reddeden, ışığını karanlıktan geri alan kadındır. Adında ayı, yürüyüşünde aydınlığı taşır.












Bir cevap yazın