Futbol dünyası, çoğu zaman ayağına hâkim ama aklına tutsak adamlardan geçilmez.
Tribünler doldurulur, manşetler atılır, milyon dolarlar konuşulur; ama insan ararsınız, bulamazsınız.
İşte bu yüzden Dr. Sócrates sıradan bir futbolcu değildir.
Onu yalnızca attığı gollerle, estetik paslarıyla, uzun boyuyla, dağınık saçlarıyla, sakalıyla anlatmaya kalkmak büyük haksızlık olur.
Çünkü Sócrates, sahaya yalnızca bedenini değil, aklını, kültürünü, vicdanını ve siyasal tavrını da koymuş ender insanlardan biriydi.
Asıl adıyla Sócrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira…
Brezilya’nın yetiştirdiği en parlak futbolculardan biri.
Ama mesele yalnız futbol değil.
Asıl mesele şu: Bir insan hem büyük bir sporcu, hem doktor, hem düşünce adamı, hem de halktan yana bir aydın olabilir mi?
Yanıtı Sócrates’in hayatında buluyoruz.
Onu 1982 ve 1986 Dünya Kupaları’nda izleyenler iyi hatırlar.
Sahada bir zarafet vardı ama bu zarafet yumuşaklık değildi.
Bir ciddiyet vardı ama bu ciddiyet soğukluk değildi.
Rakibe saygılıydı; oyuna hâkimdi; topu ayağına aldığında rastgele değil, düşünerek hareket ediyordu.
Bugün çok övülen “oyun zekâsı” kavramı varsa, Sócrates bunun ete kemiğe bürünmüş haliydi.
19 Şubat 1954’te doğan Sócrates’in hayatı, daha baştan bir kültürel damga taşıyordu.
Babası kitaplarla iç içe yaşayan, felsefeye meraklı bir emekçiydi.
Bu yüzden çocuklarına rastgele isimler verilmemişti.
Sócrates, Sophocles, Sosthenes…
Daha isimlerinden başlayan bir zihinsel iklim söz konusuydu.
Bu ayrıntı, onun neden sıradan bir yıldız değil de düşünce taşıyan bir sporcu olduğunu anlatmaya yeter.
Futbola 1974’te Botafogo’da başladı.
Sonra Corinthians, Fiorentina, Flamengo, Santos ve yine Botafogo…
Yani başarı basamaklarını tırmanan klasik bir yıldız öyküsü var gibi görünür.
Ama görünüş aldatıcıdır.
Çünkü Sócrates’i ayrıcalıklı kılan, transferleri değil, tercihleri oldu.
Evet, o bir doktordu.
Sözün gelişi değil, gerçek anlamda doktordu.
Brezilya’nın saygın tıp kurumlarından biri olan Faculdade de Medicina de Ribeirão Preto’da eğitim görmüş, futbolculukla öğrenimini birlikte yürütmüştü.
Bu bile başlı başına dikkat çekicidir.
Çünkü futbol dünyası genellikle düşünmeyi değil itaati, sorgulamayı değil uyumu sever.
Sócrates ise daha genç yaşta bu kalıbı kırmıştı.
Kendisi bunu açıkça söylüyordu:
“Ben futbol oynarken aynı zamanda tıp da okuyordum. Herkesten daha çok yenilikçi olmak zorundaydım. Eğer tıp okumamış olsaydım, yetenekleri daha sınırlı bir oyuncu olurdum.”
Bu söz önemlidir.
Çünkü burada yalnız bir futbolcunun özgeçmişi değil, bir dünya görüşü var.
Yani akılla sporun, bilgiyle yaratıcılığın, kültürle estetiğin birbirinden kopuk olmadığını söyleyen bir anlayış…
Bugün hâlâ pek çok sporcuya verilemeyen ders budur.
Sócrates, futbolu bıraktıktan sonra da rahat bir köşeye çekilip ününü paraya çevirmedi.
Tersine, Brezilya’nın yoksul bölgelerinde ücret almadan doktorluk yaptı.
Şöhretini vitrine değil, halka taşıdı.
Bu yönüyle elbette Latin Amerika’nın devrimci doktoru Che Guevara’yı anımsatıyor.
Çünkü bazı insanlar için meslek, yalnız geçim kapısı değil; toplum borcudur.
Ama Sócrates’i yalnızca bir “iyi insan” olarak anlatmak da eksik olur.
O aynı zamanda siyaseten açık tavır alan bir isimdi.
Felsefeyle, ekonomiyle, siyasetle yakından ilgileniyor; gazetelerde, dergilerde yazılar yazıyor; ülkesinin gidişatına kayıtsız kalmıyordu.
Yani yalnız sahada konuşan değil, gerektiğinde kalemiyle de söz alan bir aydındı.
Asıl önemli nokta burada başlıyor.
Brezilya, askeri diktatörlüğün baskısını yaşarken futbol büyük ölçüde uyuşturucu bir kitle gösterisine dönüştürülmek isteniyordu.
Tıpkı başka ülkelerde olduğu gibi…
Baskıcı rejimler, tribünlerin gürültüsünü halkın sessizliğine çevirmek ister.
Top yuvarlanırken yurttaşlık bilinci dursun ister.
İşte Sócrates bu düzeni bozdu.
Corinthians’ta öncülük ettiği “Corinthians Demokrasisi”, yalnızca kulüp içi bir yönetim modeli değildi.
Bu, doğrudan doğruya siyasal bir tavırdı.
Malzemeciden başkana kadar herkesin söz hakkına sahip olduğu bir anlayış geliştirildi.
Yani futbol kulübesiyle ülke siyaseti arasında görünmeyen ama son derece önemli bir bağ kuruldu:
Demokrasi tepeden inme değil, katılımla olur.
1982’de genel seçimler öncesinde forma sırtlarına yazdırdıkları “Dia 15 Vote” sözü, spor tarihine geçecek kadar önemlidir.
Yani “15’inde oy verin.”
Bir futbol takımı, ülkedeki baskıcı yönetime karşı halkı sandığa çağırıyor.
Bugün bile cesaret isteyen bu tavır, o günün Brezilya’sında çok daha büyük anlam taşıyordu.
Aynı yıl şampiyon olduklarında formalarında bu kez “Democracia” yazıyordu.
Bu, yalnız bir sözcük değildi; rejime karşı atılmış açık bir imzaydı.
1984’te de “Direta Já!” kampanyasına katıldı.
Yani doğrudan seçim talebine destek verdi.
Sahada yıldız, siyasette suskun biri olmadı.
Tam tersine, ününü halktan yana kullanmayı seçti.
Bugünün reklam yıldızlarıyla arasındaki fark tam da budur:
Kimisi markalar için yaşar, kimisi halkı için.
Sócrates’in şu sözü, onun bütün yaşamının özeti gibidir:
“Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha önemlidir.”
Bu söz basit bir estetik cümle değildir.
İçinde ahlâk vardır.
İçinde insan vardır.
İçinde oyunun yalnızca sonuçtan ibaret olmadığını bilen bir bilinç vardır.
Bugün spor dünyası bu anlayıştan ne kadar uzaksa, Sócrates’e olan ihtiyaç da o kadar büyüktür.
Çünkü çağımız, başarıyı karakterin önüne koyuyor.
Kazanan her şey meşru sayılıyor.
Para, ün, reklam, transfer, sponsorluk…
Bunların arasında insan kayboluyor.
Oysa Sócrates tam tersini gösterdi:
Bilgili olunabilir.
Ahlâklı olunabilir.
Halktan yana olunabilir.
Ve bütün bunlar yapılırken büyük bir futbolcu da olunabilir.
Gazeteci Serhan Asker’in 2012’de São Paulo’da yaptığı söyleşide aktardığı bir anekdot da dikkat çekicidir.
Che’ye olan ilgisi sorulduğunda verdiği yanıt, onun dünya meselelerine ne kadar dikkatle baktığını gösterir.
Demek ki yalnızca kendi ülkesinin değil, başka halkların tarihinin de farkındadır.
Bu da onu tipik bir spor figüründen ayıran başka bir özelliktir.
Bugün Dr. Sócrates’i anarken onun farkını saçında, sakalında, uzun boyunda, attığı gollerde ya da sahadaki klas hareketlerinde aramak eksik kalır.
Asıl fark; düşüncesindedir, bilgisindedir, cesaretindedir.
En önemlisi de insanlığa bakışındadır.
4 Aralık 2011’de öldü.
Ama bazı insanlar öldükten sonra küçülmez, büyür.
Çünkü geriye yalnız başarı değil, örnek bırakırlar.
Sócrates de böyle bir isimdir.
Yeşil sahalarda çok yıldız geldi geçti.
Çok adam alkışlandı, çok adam unutuldu.
Ama çok azı, futbolun ötesinde bir anlam taşıdı.
Dr. Sócrates, işte o az sayıdaki onurlu addan biridir.
Bugün hem ülkemizde hem dünyada sporcuların, yalnızca kazanmayı değil; ahlâkı, onuru, halkı, eşitliği ve insanlığa hizmeti de önemsemeleri gerekiyorsa, bakılacak örneklerden biri bellidir:
Dr. Sócrates.
Çünkü gerçek büyüklük, yalnız sahada değil, hayatta da büyük kalabilmektir.
Mehmet Özgür Ersan Abdal Yesari












Bir cevap yazın