Orta bire gittiğim seneydi.
Soğuk ve yağışlı bir şubatın tam ortasıydı. Kar kaplı sokaklardan, sabah akşam yürüdüğüm üç kilometrelik okul yolunda botlarımın altı iyice aşınmış, delinmiş, su almaya başlamıştı.
Eve gelir gelmez ıslanan çoraplarımı ve botlarımı annemlerden gizli sobanın yanına koyar, kurutmaya çalışırdım. Yokluğu bilen çocuklardık biz. Malulen emekli maaşıyla beş çocuk okutan anneme babama yük olmamak için, bırak yenisini istemeyi, eksiklerimizi bile görüp üzülmesinler diye köşe bucak saklardık.
Bir gün annem gördü botumun altındaki kocaman deliği. Hem üzüldü hem kızdı bana:
“Niye söylemedin bize, hasta olacaksın…”
O gece yorganı başıma çekip sabaha kadar annemle babamın sessizce söylenmelerini dinledim. Onlar uyumadı, ben de sabahı onlarla ettim.
Sabah olunca annem elimden tuttu, Malatya’nın tek çarşısındaki bir ayakkabı mağazasına götürdü beni. Koyu kahverengi, kenarları beyaz tüylü güzel bir çizme beğendik.
Ay ortasıydı. Maaşa daha çok vardı.
Annem, yıllardır alışveriş yaptığımız o tanıdık adama dönüp:
“Abi, sen bunu bizim hesaba yaz. Maaşı alınca öderiz,” dedi.
Vermedi ayakkabıyı.
“Kusura bakma yenge, veresiye satmıyoruz,” dedi; gözlerini burnunun ucuna devirerek.
Hayal kırıklığıyla dudaklarımı büzüp çizmeyi yerine bıraktım. Annemin yüzü düştü. Yutkundu. Sonra usulca:
“Canın sağ olsun,” dedi.
Elimden tuttu, aceleyle çıktık dükkândan.
Mağazaların solundan, soğuğa aldırmadan hızlı hızlı yürüdük. Kuyumcular çarşısına girdik. Ben hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışırken annem, yegâne aksesuarı olan, sevdiceğinin nişanesi altın yüzüğünü bir an bile tereddüt etmeden parmağından sıyırdı ve tezgâha koydu.
İçinde babamın adı yazılı o sarı halkayı bozdurdu.
Sonra gittik, kenarları beyaz tüylü, koyu kahverengi o güzel çizmeyi aldık.
Ben o gün yalnızca bir çift çizme giymedim.
Annemin parmağından eksilen bir yüzüğün, benim ayaklarımı nasıl ısıttığını öğrendim.












Bir cevap yazın