Ozan; edebiyatı, felsefeyi ve toplumsal gerçekleri şiirine işleyen, halkın acısını, öfkesini, umudunu ve isyanını dile getiren kişidir. Ozan, halkın vicdanıdır. Haksızlık karşısında susmayan, bedel ödemeyi göze alan insandır.
Bu topraklarda Mahzuni Şerif, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Karacaoğlan, Mehmet Koç ve daha niceleri yetişmiştir. Onlar yaşadıkları dönemde sarayın, iktidarın ve düzenin hoşuna gitmeyen gerçekleri söyledikleri için baskı görmüş, sürgün edilmiş, zindanlara atılmış ve türlü bedeller ödemişlerdir. Çünkü gerçek ozan, gücün değil halkın yanında durur.
Bugün ise kavramlar bilinçli ya da bilinçsiz şekilde birbirine karıştırılıyor.
Saz çalmak ozan olmak değildir.
Bağlamayı çok iyi çalmak da ozan olmak değildir.
Güzel bir sese sahip olmak da ozan olmak değildir.
Başkalarının yazdığı sözleri, bestelediği türküleri okuyarak ozan olunmaz.
Ozan; yaratan, üreten ve söyleyecek sözü olan insandır.
Türküleri yaratan başkaları, söyleyen başkalarıysa; orada ozan değil, yorumcu vardır. Yorumculuk elbette değerli bir sanattır. Ancak yorumculuk ile ozanlığı aynı kefeye koymak, emeği ve kavramları değersizleştirmektir.
Ne yazık ki en büyük sorun cehalet değil; kendini aydın sanan cehalettir. Çünkü cahil bilmediğini bilir. Fakat yarım bilgiyle ahkâm kesenler, ozanlığı bağlama çalmaktan, sanatçılığı da sadece sahneye çıkmaktan ibaret sanırlar.
Ozan olmak; bir enstrüman çalmaktan önce bir söz söyleyebilmektir. O söz de halkın yüreğinden çıkıp yine halka ulaşabiliyorsa, işte orada ozanlık başlar.












Bir cevap yazın