Tezkiye-i nefsin yedi merdiveni vardır.
Asıl yolculuk nefsi yok etmek değil; onu terbiye etmek, arıtmak ve insanın özüne yaklaştırmaktır.
İlk merdiven, kötülüğü emreden o karanlık iç sestir: Nefs-i Emmâre.
İnsan önce onun ağırlığından kurtulmaya çalışır.
Sonra hata yaptığında içi titreyen, pişmanlıkla kendini sorgulayan Nefs-i Levvâme gelir.
Bu merhale, insanın kendi kusurunu görmeye başladığı yerdir.
Ardından iyiyi sezgisel bir ışık gibi kavrayan Nefs-i Mülhime belirir.
Kalbe ince bir ilham düşer; insan artık yalnız aklıyla değil, vicdanıyla da duymaya başlar.
Sonra iç huzura eren, sükûnet bulan Nefs-i Mutmainne gelir.
Ruh, fırtınaların ardından kendi kıyısını bulur.
Her hâle razı olabilen Nefs-i Râdıye, insanı teslimiyetin derinliğine çağırır.
Ardından Hakk’ın rızasına ermiş Nefs-i Mardıyye makamı gelir.
Ve nihayet, benliğin hakikatle uyum bulduğu Nefs-i Kâmile mertebesi…
İnsan burada öfkenin, kibrin, hasedin ve nefsin kirli tortularını silkeleyerek güzel ahlakla olgunlaşmış bir kalbe yaklaşır.
Bu yol, insanı kendi derinliklerine çağıran büyük bir iç seferdir.
Sırât-ı müstakîm üzere dosdoğru durabilme gayretidir.
Biliyorum…
Bilmek kolay.
Asıl mesele, bildiğin hakikatin yolunda yürüyebilmekte.
Çünkü bazen bilmek hiçbir şeye yetmiyor.
İnsan hakikati tanıyor, ama nefsini yenemiyor.
Sükûneti övüyor, ama öfkesine yeniliyor.
Rızayı anlatıyor, ama incindiği yerden hâlâ kanıyor.
Ben de biliyorum.
Ama bilmek yetmiyor.
Öfkemi aşamıyorum.
Hiç aşamadım.












Bir cevap yazın