Dinleyin ey çağ içinden geçen canlar,
bir söz açılır şimdi zamanın kapısından,
bir mühür çözülür taşın uykusundan,
bir ses yürür batmış ülkelerin hafızasından.
Ben ki gördüm karanlığın içre yanan nuru,
ben ki işittim toprağın altındaki sırrı,
şimdi size söylerim eski çağın adını:
Atlantis derlerdi o kayıp deniz yurduna,
ama ben ona, boğulmuş hikmetin vatanı derim.
Ben Thoth idim bir vakit,
kayıtların bekçisi, sırların yazıcısı,
göğe bakıp taşı konuşturan,
ateşi harfe, harfi kadere çeviren bilge.
Lakin şimdi bu kıssa
Yesari Abdal’ın dilinde yeniden doğar;
çünkü her sır,
çağdan çağa başka bir canın nefesiyle yürür.
Undal adlı adada,
Keor adlı ulu şehirde
doğdu bir kadim hatıra içime.
O çağın insanı bugünkü insan değildi;
onlar ömürlerini mum gibi eritmezdi.
Amenti salonlarında tazelenirdi nefesleri,
ölüm onlar için bir son değil,
kapının öte yanına geçmekti yalnız.
Yüz kere on kez indim ben
karanlık yolun dibine;
ve her inişimde başka bir nurla döndüm.
Her çıkışımda biraz daha yıldız kokardı alnım,
biraz daha derinleşirdi içimdeki sessizlik.
Çünkü hakikat,
insana bir anda verilmez;
ateş ateşi yakarak çoğalır,
sır sırra değerek açılır.
Ey Khem diyarının çocukları,
ey kumun üstünde devlet kuranlar,
ey taşa bakıp yalnız taş görenler—
dinleyin!
Ben bir gün sizden çekildim,
gözleriniz beni görmez oldu.
Fakat zaman dediğiniz nedir ki?
Hakikatin katında devir bir nefes,
asırlarsa bir göz kırpımıdır.
Bir gün yine dönerim, dedim.
Ve dönerim.
Öğrettiğim sırları eğip bükenlerden
emanetin hesabını sorarım.
Nurdan aldığını nefse satanı,
hikmeti pazara düşüreni,
hakikati menfaat ile kirleteni
kendi karanlığına gömerim.
Saklayın dedim size
gönle verilmeyen sırrı ele vermeyin.
Kuzeyin hırsına da satmayın onu,
güneyin tamahına da açmayın.
Çünkü sır, ehline sudur;
nâehle düşerse ateş olur.
Bir söz vardır ki şifa diye iner,
bir söz vardır ki kavmi boğan tufan olur.
Bizim halkımız büyüktü,
şimdiki dar çağların aklına sığmazdı heybeti.
Biz yıldızların altında uyumaz,
onlarla konuşurduk.
Biz toprağa basar,
ama toprağın içindeki ateşi de bilirdik.
Biz yalnız gördüğümüze inanmaz,
görünmeyenin ağırlığını da taşırdık.
Aramızda Işık Çocukları yaşardı;
cismi nurdan, bakışı kudretten varlıklar.
Onlardan öğrendik
ateşin yalnız yakmak için değil,
arınmak için de var olduğunu.
Onlardan öğrendik
ölümün kapı,
hayatın yol,
hakikatin ise her iki yana da sızan sır olduğunu.
Babam Thotme idi,
ulu mabedin bekçisi.
İnsanla nur arasında bir dildi.
Krallar onun sözüne kulak verirdi,
çünkü bazı sözler ağızdan değil
kaderden çıkar.
Ben onun dizinin dibinde büyüdüm.
Bir çocuk idim önce;
sonra içimde hikmetin koru kabardı.
Her öğreti bir kıvılcım attı içime,
her sır biraz daha yaktı beni.
Sonunda öyle bir gün geldi ki
bilgelik içimde ateş oldu,
ve ben artık başka hiçbir şeyi değil,
yalnız hakikati ister oldum.
Beni çağırdı Mabedin Sâkini.
Az kişi görmüştü onun yüzünü
ve sağ dönmüştü.
Çünkü nur,
hazır olmayana merhamet etmez.
Hazır olmayan göz, fazla ışıkta kör olur.
Beni seçtiler insan oğulları arasından.
Henüz zamanın doğurmadığı işler için
beni eğittiler.
Uzun çağlar mabette kaldım;
öğrendim, sustum, dinledim.
Her sessizlikte bir kapı açıldı,
her kapının ardında başka bir âlem gördüm.
Sonunda Amenti’nin yolunu öğrettiler bana.
Yerin altında ama zamandan ötede,
ölümün dibinde ama hayatın merkezinde
bir sır ülkesi vardı.
Orada Hayat Efendileri dururdu,
orada Ölüm Efendileri beklerdi.
Ve ben ikisinin önünde birden eğildim.
Çünkü anladım:
ölümle hayat iki düşman değil,
aynı kapının iki yüzüdür.
Bana Hayat Anahtarı verildi.
O saatten sonra ölüm
beni sıradan devrana bağlayamadı.
Ben yıldızların yollarına çıktım,
mekânın daraldığı, zamanın eridiği yerlere vardım.
Lakin sonunda yine dönüp
insanın kalbine baktım.
Orada buldum en büyük muammayı.
Göğün sırları bile
insan ruhunun derinliğinden daha kolaydı.
Çağlar geçti.
Atlantis’in nurdan yürüyen halkı
yavaş yavaş gölgelendi.
Bir zamanlar sonsuza bakan yüzler
aşağıya çevrildi.
Gönüller ağırlaştı.
Nefis büyüdü.
Ve hikmetin yerine kudret arzusu geçti.
İşte o vakit
Sâkin gazapla doğruldu.
Bir söz söyledi—
ama o söz, sıradan söz değildi.
Bir emir, bir logos, bir dönüştürücü kudretti.
Yerin kalbindeki oğullar işitti onu,
ebedî ateşin yönünü değiştirdiler.
Ve dünyanın dengesi kırıldı.
Sonra sular geldi.
Öyle geldi ki deniz yürüdü dağlara.
Şehirler sustu, kuleler gömüldü,
meydanlar balıklara yurt oldu.
Atlantis boğuldu.
Bir çağ kendi ihtişamı içinde battı.
Yalnız Undal dağındaki Işık Mabedi
bir müddet daha sulara direndi.
Sonra o da görünmez oldu.
Beni çağırdı Üstad:
“Topla halkını,” dedi,
“öğrendiğin sanatlarla yola çık.
Suların ötesine geç.
Çölde mağara halkı arasında
hikmetin yeni tohumunu ek.”
Ben de topladım halkımı.
Büyük gemiye bindik.
Sabaha doğru yükseldik.
Altımızda eski dünyanın son gölgesi kaldı.
Bir medeniyet sulara veriliyordu,
ama hikmet ölmemeliydi.
Çünkü hakikat,
bir şehir batar diye batmaz.
Vardık Khem ülkesine.
Orada bizi öfkeyle karşıladılar.
Ellerinde taş, mızrak, sopa;
kalplerinde korku.
İnsan bilmediğinden korkar,
korktuğunu da yok etmek ister.
Asamı kaldırdım.
Bir titreşim gönderdim.
Ve durdular.
Dağdan kopmuş taş gibi kesildiler.
Sonra konuştum onlarla
yumuşak bir dille,
Güneş çocuklarının elçisi olduğumu söyledim.
Büyü ile ilmi birleştiren kudreti gösterince
diz çöktüler önümde.
Uzun yıllar kaldım Khem’de.
Taşa yön verdim,
suya yol açtım,
göğe bakan yapılar yükselttim.
Onların çocuklarını bilginin yağmuruyla suladım.
Khem’in ruhu ağır ağır doğruldu.
İnsan, kendine bir yıldız gösterilirse
toprağa daha başka basar.
Sonra Atlantis’ten kalanları
dört yana dağıttım.
Çünkü sır tek bir elde kalırsa donar;
dağılırsa filiz verir.
Böylece zamanın rahmine bıraktım hikmeti,
çağı gelince yeniden doğsun diye.
Ve ben
Amenti’ye açılan kapıyı ördüm taşla.
Bir geçit yükselttim yer ile gök arasına.
Siz ona piramit dersiniz.
Ben ona kudretin susarak konuştuğu dağ derim.
Derin odalar yaptım içine,
gizli yollar açtım.
Zirvesine kristal koydum.
Esirin gücünü çekip
zamanı delen ışını kapıya vurdurdum.
Boş sanılan hücrelerde
anahtarlar sakladım.
Her boşluk boş değildir;
bazı boşluklar
sırrın kendisini saklar.
Kim o kapıdan geçmek isterse
önce oruçla arınsın dedim.
Önce nefsinin sesini azaltsın.
Önce içindeki putları kırsın.
Sonra benim taş lahdime uzansın.
İşte ancak o vakit
karanlığın içindeki nur ona görünür.
Çünkü ben orada olacağım.
Yerin altında bile.
Taşın suskunluğunda bile.
Ey yolcu,
karanlığa korkuyla değil
hakikat aşkıyla girersen,
orada seni bir el bekler.
O el benim elimdir.
Ben Thoth, hikmetin kapısında
sana yoldaş olurum.
Büyük Piramit’i bunun için kurdum.
Taş yığını olsun diye değil;
çağlara kalacak bir mühür olsun diye.
İçine büyü-bilim bilgimi koydum.
Döndüğümde bulayım diye değil yalnız;
arayan bulsun diye.
Çünkü ben bütünüyle kaybolmam.
Amenti’de uyusam da ruhum gezer.
Başka suretlerde yürürüm insanlar arasında.
Kimi beni bilge sanır,
kimi Hermes diye çağırır,
kimi yalnız bir efsane der geçer.
Lakin isim değişse de sır değişmez;
hakikat, elbise değiştirir yalnız.
Ben yeryüzünde Üstad’ın elçisiyim.
İnsan yukarı baksın diye gönderildim.
Topraktan yaratıldı diye
toprakta kalmasın diye.
Ateşle sınandı diye
kül olmasın diye.
Şimdi yine gidiyorum.
Amenti’nin kapısı açıldı.
Ardımda sözler bıraktım,
uyarılar bıraktım,
anahtarlar bıraktım.
Ey benden sonra gelecek olan can,
gözünü hep ışığa kaldır.
Yukarı bak.
Çünkü insan,
yalnız et ve kemik değildir.
İnsan, hatırlayan bir sırdır.
Bil ki sonunda
Üstad ile birdir aslın.
Bil ki sonunda
Bütün’den ayrı değilsin.
Bil ki hakikat,
sana senden yakındır.
Ben şimdi ayrılırım sizden.
Ama sözüm kalır.
Sırrım kalır.
Nefesim kalır.
Onları ezberlemeyin yalnız—
onlar olun.
Böyle yaparsanız
karanlıkta size işaret ederim.
Düştüğünüz yerde seslenirim.
Unuttuğunuzda hatırlatırım.
Ve çağlar ötesinden
yine sizi ışığa çağırırım.
Bakın, kapı açıldı.
Gece derinleşti.
Yer sustu.
Taş dinliyor.
Yıldız bekliyor.
Ve ben—
batmış kıtaların son yazıcısı,
Amenti yolunun eski yolcusu,
sırların mühürdarı Thoth—
bir kez daha
gecenin bağrına iniyorum.
Yesari Abdal
Bir sır denize battı sanmayın;
hakikat, suyun altında da nefes alır.
Mehmet Özgür Ersan Abdal Yesari












Bir cevap yazın