Pir Sultan’dan Sokrates’e, Prometheus’tan Bruno’ya Direnişin Ortak Dili
Bir arkadaşım bana şöyle sordu:
“Bütün iyi değerleri Alevilerden örnek vererek açıklıyorsun. Bu değerler yalnızca Alevilerde mi var? Neden tek taraflı düşünüp kendini daraltıyorsun?”
Ona şu cevabı verdim:
Ben hiçbir zaman bütün erdemlerin ve güzel değerlerin yalnızca Alevilikte bulunduğunu düşünmedim, söylemedim; böyle bir iddiam da olamaz. Haksızlığa karşı çıkmak, zalimin karşısında eğilmemek, doğruluğu savunmak, mazlumdan yana durmak ve gerektiğinde bunun bedelini ödemek yalnızca bir topluma veya inanca ait değildir. Bunlar, insanlığın uzun tarihi boyunca farklı coğrafyalarda ve kültürlerde yaratılmış ortak değerlerdir.
Fakat insan, en iyi bildiği yerden konuşur. Ben Alevi kültürünü, Alevi-Bektaşi sözlü geleneğini ve bu kültürün tarihsel hafızasını daha iyi bildiğim için örneklerimi çoğunlukla oradan veriyorum. Keşke bilgi dağarcığım bütün insanlık tarihini aynı derinlikle kuşatacak kadar geniş olabilseydi.
İnsan bildiğini anlatır; başka bir deyişle, üretebildiğini paylaşır.
Sokrates’in baldıranı ile Pir Sultan’ın sazı
Antik Yunan’dan bu yana düşünce tarihinde hakikat ile iktidar, adalet ile zorbalık, özgürlük ile boyun eğme karşı karşıya gelmiştir. Bu çatışmanın en çarpıcı örneklerinden biri Sokrates’tir.
Sokrates, Atina’da gençleri yoldan çıkarmak ve şehrin tanrılarına inanmamakla suçlandı. Düşüncelerinden vazgeçmesi, susması veya kaçması mümkünken kendi doğruluğuna duyduğu inançtan geri adım atmadı. Mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırıldı ve hüküm, baldıran zehri içirilerek infaz edildi.
Sokrates’in tutumu, Pir Sultan Abdal’a dayatıldığı rivayet edilen seçime benzer:
“İçinde Şah’ın adı geçmeyen bir türkü söylersen kurtulursun.”
Pir Sultan’ın buna karşılık yine Şah’ın adını anan nefesler söylemesi, tarihsel belgelerden çok halk hafızasında yaşayan bir anlatıdır. Fakat bu anlatının taşıdığı anlam açıktır: İnsan, canını kurtarmak için hak bildiği sözden vazgeçecek midir?
Sokrates de kendisini bağışlatmak için düşüncelerini inkâr etmedi. Savunmasının özü şuydu:
“Bağışlanmayı dilemiyorum; çünkü bağışlanacak bir suç işlediğime inanmıyorum.”
Platon’un aktardığı anlatıya göre Sokrates’in eşi Ksantippe, onun haksız yere öldürüldüğünü söyleyerek ağlar. Sokrates ise düşüncenin özünü yansıtan şu karşılığı verir:
“Yoksa haklı yere öldürülmemi mi isterdin?”
Bu sözün farklı biçimlerde aktarılmış olması, taşıdığı anlamı değiştirmez: Asıl acı olan yalnızca ölmek değil, kötülüğe teslim olarak yaşamaktır.
Pir Sultan’ın sazı ile Sokrates’in baldıran kâsesi, birbirinden çok uzak iki kültürde aynı ahlaki soruyu önümüze koyar:
Hak bildiğin yoldan dönmeden yaşamanın ve ölmenin bedeli nedir?
Efsane ile tarih arasındaki adalet
Sokrates hakkında bildiklerimizin önemli bir bölümünü Platon ve Ksenophon’un aktardıklarından öğreniyoruz. Onların yazdıklarını değerlendirirken tarihsel ve felsefi çözümlemeler yapıyoruz. Buna karşılık söz Alevi sözlü geleneğine geldiğinde, anlatılar çoğu zaman daha baştan “uydurma” denilerek değersizleştiriliyor.
Elbette tarihsel belge ile menkıbe aynı şey değildir. Bir menkıbeyi eksiksiz tarihsel gerçek gibi sunmak da doğru olmaz. Ancak menkıbe, bir toplumun neyi doğru, güzel ve kutsal saydığını gösteren kültürel bir hafızadır.
Pir Sultan anlatılarının değeri yalnızca olayların birebir yaşanıp yaşanmadığında değildir. Bu anlatılar, Alevi toplumunun zalim karşısında eğilmeyen insana hangi anlamı yüklediğini gösterir. Menkıbe tarih belgesi olmayabilir; fakat toplumun vicdanını, değerlerini ve adalet özlemini taşıyan güçlü bir hakikat dili olabilir.
Bruno’nun ateşi
Giordano Bruno da düşüncelerinden vazgeçmediği için bedel ödeyen isimlerden biridir. Bruno, Galileo’dan önce yaşamış İtalyan bir filozof, eski Dominiken rahibi ve kozmoloji düşünürüydü. Kopernik’in Güneş merkezli evren anlayışını savunmakla kalmadı; evrenin sonsuz, yıldızların başka güneşler ve başka dünyaların mümkün olabileceğini ileri sürdü.
Ancak Bruno’nun Engizisyon tarafından yargılanması yalnızca astronomiyle ilgili görüşlerinden kaynaklanmıyordu. Katolik öğretisine aykırı kabul edilen çok sayıda teolojik ve felsefi düşüncesi de suçlamalar arasındaydı.
Yıllarca süren yargılamanın ardından düşüncelerinden bütünüyle vazgeçmediği için 1600 yılında Roma’da yakılarak öldürüldü. Mahkûmiyet kararını verenlere söylediği aktarılan söz, onun tavrını özetler:
“Belki siz bu hükmü benden daha büyük bir korkuyla veriyorsunuz.”
Bruno’nun yakılmasından yıllar sonra Galileo, Engizisyon karşısında Dünya’nın hareketine ilişkin görüşlerinden resmen geri adım atmak zorunda kaldı. Galileo’nun Bruno’nun başına gelenlerden doğrudan korktuğunu kesin olarak söyleyemeyiz; fakat Engizisyon’un düşünce dünyasında yarattığı korku iklimi açıktır.
Bruno’nun ateşi ile Pir Sultan’ın darağacı aynı tarih değildir; ama ikisi de iktidarın düşünceyi susturmak istediği yerde insanın vicdanıyla karşı karşıya kalışını anlatır.
Prometheus: İnsanlığa ateşi taşıyan asi
Bu ortak direniş geleneğinin en eski simgelerinden biri de Prometheus’tur.
Mitolojiye göre Prometheus, ateşi tanrılardan çalarak insanlara verdi. Bunun üzerine Zeus tarafından Kafkas Dağları’ndaki bir kayaya zincirlendi. Her gün bir kartal gelip onun karaciğerini yiyor, karaciğeri gece yeniden büyüyordu. Böylece cezası durmaksızın devam ediyordu.
Prometheus bütün acılara rağmen Zeus’tan bağışlanma dilemedi. Çünkü kendisini suçlu görmüyordu. İnsanlara ateşi, yani bilgiyi, üretme gücünü ve uygarlığın imkânını vermenin doğru olduğuna inanıyordu.
Prometheus tarihsel bir kişi değil, mitolojik bir kahramandır. Fakat insanlığın özgürleşme arzusunu temsil eden en güçlü simgelerden biridir. Bu nedenle onun ateşi yalnızca yakıcı bir madde değildir; aklın, bilginin, özgürlüğün ve başkaldırının ateşidir.
Pir Sultan’ın sazı, Sokrates’in baldıranı, Bruno’nun ateşi ve Prometheus’un zincirleri aynı insanlık sorusunun farklı dillerdeki anlatımlarıdır:
İnsan, haklı olduğuna inandığı bir düşünce uğruna ne kadar bedel ödemeye hazırdır?
Zıtların birliği
Marx’ın diyalektiğinde karşıtlıkların birliği ve mücadelesi ile “yadsımanın yadsınması” önemli kavramlardır. Ancak “zıtların birliği”ni yalnızca birbirine karşıt iki şeyin yan yana bulunması şeklinde anlamamak gerekir. Karşıtlar aynı bütünün içinde birbirlerini sınırlar, dönüştürür ve mücadeleleriyle değişimin hareketini yaratırlar.
Sıcak ile soğuk, aydınlık ile karanlık, eski ile yeni, ezen ile ezilen, boyun eğme ile başkaldırı aynı tarihsel gerçeklik içinde karşı karşıya gelir.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır: İyi ile kötü aynı dünyada bulunabilir; bu, onların ahlaken eşit olduğu anlamına gelmez. Diyalektik, zalim ile mazlumu eşitlemez. Tersine, onların arasındaki çatışmayı ve bu çatışmadan doğan değişimi anlamaya çalışır.
Bu karşıtlık yalnızca toplumda değil, insanın kendi içinde de yaşar. Merhamet ile bencillik, cesaret ile korku, doğruluk ile çıkar sürekli mücadele hâlindedir. Âşık Veysel’in söylediği gibi:
“Bunların cümlesi mevcut Veysel’de.”
İnsan, içinde taşıdığı bu güçlerden hangisini beslerse zamanla onun kişiliği ve dünyası belirginleşir.
Aldığımız mirası yeniden yaratmak
Biz dünyaya geldiğimizde dil, kültür ve değerler zaten vardı. Konuştuğumuz dili biz yaratmadık; onu geçmiş kuşaklardan devraldık. Fakat dili nasıl kullandığımız, onunla ne söylediğimiz ve ona ne kattığımız bize aittir.
Değerler de böyledir. Adalet, cesaret, sadakat, dayanışma ve özgürlük düşüncesi biz doğmadan önce yaratılmıştı. Biz bu değerleri devralır, içselleştirir ve kendi tarihsel şartlarımız içinde yeniden üretiriz.
İşinin ehli bir usta, yeni bir yapı kurarken geçmişten kalan işe yarar malzemeyi kullanmayı bilir. Troçki de Kızıl Ordu’nun kuruluş sürecini anlatırken eski ordunun bilgi ve deneyiminden yararlanılması gerektiğini savunuyordu. Yeni olan, geçmişin bütün birikimini çöpe atarak değil; onu eleştirerek, dönüştürerek ve yeni bir amaç doğrultusunda kullanarak kurulur.
Benim Ruhi Su’nun veya Neşet Ertaş’ın türkülerini söylemem de buna benzer. Türkü onlara aittir; fakat onu içselleştirip kendi sesimle söylediğimde yorum bana özgü bir nitelik kazanır.
Sanatçı ve aydın, topluma tutulan bir aynadır. Fakat bu ayna mekanik bir biçimde gördüğünü yansıtmaz. Hayatı zihnine, duygusuna ve vicdanına alır; orada yoğurur ve yeniden yaratır. Sanatçının özgünlüğü de buradadır.
Ben de annemden, ebemden, dedemden duyduklarımı; yaşadıklarımı, gördüklerimi ve okuduklarımı zihnimde yeniden kuruyorum. Bir arının binbir çiçekten topladığını kendi içinde bala dönüştürmesi gibi, ben de devraldığım kültürel mirası kendi dilimle yeniden üretmeye çalışıyorum.
İnsanlığın ortak vicdanı
İnsanlık tarihinde Pir Sultan’a benzeyen pek çok insan vardır. Sorun, bunlardan kaçını tanıdığımızdır.
Fransız Devrimi sırasında giyotine gönderilen devrimcilerden Engizisyon’un susturduğu düşünürlere, köleliğe başkaldıranlardan sömürgeciliğe direnenlere kadar sayısız insan, inandığı değerler uğruna bedel ödedi. Bunların her birinde Pir Sultan’ın direnişinden bir parça bulabiliriz.
Aynı şekilde Pir Sultan’da da Prometheus’un ateşinden, Sokrates’in ahlaki kararlılığından ve Bruno’nun düşünce özgürlüğünden bir iz görebiliriz.
Bu benzerlik, onların birbirinden kopyalandığı anlamına gelmez. Benzer baskı koşulları, farklı çağlarda ve toplumlarda benzer ahlaki tutumlar yaratabilir. İnsanlığın ortak vicdanı farklı dillerle konuşur; fakat adalet talebi çoğu zaman aynıdır.
Bu nedenle Avrupa’nın, Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın ve dünyanın bütün halklarının yarattığı değerleri öğrenmeli, anlatmalı ve düşünce dünyamıza katmalıyız. Kendi kültürümüzü sevmek, başka kültürlerin birikimini görmezden gelmeyi gerektirmez. Köklerine bağlı olmak, dünyaya kapanmak değildir.
Sonuç olarak haksızlığa başkaldırmak, zalimin karşısında eğilmemek ve hak bildiği sözü canı pahasına savunmak, Alevi ikliminde güçlü bir anlatım alanı bulmuş olsa da yalnızca Aleviliğe ait değildir. Bunlar insanlığın ortak değerleridir.
Fakat ortak miras, onu yaşatanların elinde anlam kazanır. Atalarımızın söylediği gibi:
“At binenin, kılıç kuşananındır.”
İnsanlığın değerleri de böyledir: Onlara sahip çıkabilen, onları hayatında uygulayan ve yeni kuşaklara taşıyabilenlerindir.
Aşk ile…
Rıza Aydın













Bir cevap yazın