Hiç kendinize şu soruyu sordunuz mu?
Neden aşk, böylesine büyük bir tutkuyla başlar da zamanla o ilk heyecan usul usul çekilir?
Neden bir zamanlar onsuz nefes alamayacağımızı düşündüğümüz biri, gün gelir hayatın olağan akışı içinde sıradanlaşır?
Nereye gider o midemizde uçuşan kelebekler, o tarifsiz coşku, o büyülü hâl?
Belki de mesele, aşkın bitmesi değildir.
Belki de insan ruhu sonsuzu arayan bir özle yaratılmıştır; fakat geçici bir dünyada yaşamaktadır. Bu yüzden ne zaman büyük bir duyguya dokunsa, onun hiç eksilmemesini ister. İlk aşk, ilk keşif, ilk hakikat sezgisi… Hepsinin içinde aynı sessiz dua saklıdır:
“Keşke bu hiç bitmese.”
Ama hiçbir duygu aynı yoğunlukta kalmaz. Çünkü insan zihni değişim üzerine kuruludur. Eğer aynı heyecanı hiç kaybetmeden yaşayabilseydik, bir süre sonra onu da hissedemezdik. Sürekli duyulan bir sesin fark edilmemesi, hep aynı kokunun zamanla silikleşmesi gibi…
Belki de ilk aşkın büyüsü, bize ait olduğumuz hakikati bir anlığına hatırlatan küçük bir penceredir. O pencere açılır; biz kelimelerin anlatmaya yetmediği bir canlılıkla, tarifsiz bir yakınlıkla karşılaşırız. Sonra pencere kapanır. Biz ise manzarayı değil, pencerenin kendisini özlediğimizi sanırız.
Oysa özlediğimiz belki de bir insan değildir.
O insanın vesilesiyle tattığımız sınırsızlık hissidir.
O derin yakınlık…
O eksiksizlik…
O “eve dönmüşüm” duygusudur.
Belki de bu yüzden insanlar bir aşktan diğerine koşarlar. Çünkü aradıkları aslında başka bir insan değil; ilk karşılaşmada tattıkları o uyanış, o içsel diriliştir.
Tasavvuf da bize buna yakın bir hakikati fısıldar.
İnsan bazen bir yüze, bazen bir manzaraya, bazen bir ezgiye âşık olduğunu zanneder. Oysa gerçekte o yüzde, o manzarada ya da o seste Hakikat’in küçük bir tecellisini görmüştür. Yansıma kaybolunca “Aşk bitti.” der.
Belki de kaybolan hakikat değildir.
Sadece ayna değişmiştir.
Hiçbir dünyevî duygu sonsuza kadar sürmez. Çünkü eğer sürseydi, onu mutlak hakikat sanabilirdik. Oysa her fanilik, bize sessizce şunu öğretir:
“Aradığın, bundan daha büyük bir şey olabilir.”
Belki de aşkın en büyük sırrı budur.
Bize yalnızca bir insanı sevdirmek değil; o insanın suretinde içimizde hiç dinmeyen sonsuzluk özlemini uyandırmak…
Çünkü gerçek aşk, fânide başlayıp Bâkî olana doğru yürüyen yolculuğun ilk adımıdır.












Bir cevap yazın