Kına kelimesinin kökeni; Arapça Al-Hinna kelimesidir. Latincesi, Lawsonia İnermiş olan bitki, İran, Pakistan, Suriye, Fas, Filistin, Yemen, Mısır, Uganda, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Tanzanya, Afganistan, Senegal, Kenya, Etiyopya, Eritre ve Hindistan’da yetişmektedir. Bitkinin dal, çiçek ve yaprakları kurutulup toz haline getirilir. Sıcak suyla karıştırılıp yumuşak bir macun kıvamına getirildikten sonra; ele, ayağa, sakala veya saça sürülür.
Kınayı; Hititler, Ugarit, Asuriler, Sümerler, Samiler, Babilliler, Kenanlılar, Hindistan ve Çinliler sıkça kullanmıştır.
Kına ile ilgili en eski kayda; Kuzeybatı Suriye’de, MÖ. 2100 yılına tarihlenmiş bir Ugarit tabletinde rastlıyoruz. Burada kına; gelinin özel bir süslemesi olarak geçmektedir. MÖ. 7. yüzyılda Çatalhöyük’teki insanların ellerini süslemek için kına kullandığını biliyoruz. Kına kullanımı burada; doğurganlık tanrıçaları ile bağ kurma amacı taşımaktadır.
Kına; Güney Çin’de de yaygın olarak kullanılmaktadır ve eski Tanrıça kültürlerinde en az üç bin yıllık erotik törenlerle ilişkilendirilmiştir. Batı Hindistan Deccan’da 4.-5. yüzyılda kına kullanımı Bodisatv’larda görülmektedir. Ajanta’daki mağara duvar resimleri tanrıları ve Sri Lanka’daki benzer mağara tablolarında gösterilmektedir. Kanıtlar, Hindistan’da kına kullanımının Moğol istilasından yedi asır önce başladığını göstermektedir.
Anadolu-Türk halk kültüründe ‘kına yakmak’ oldukça yaygın ve süregelen bir uygulamadır. Türk dünyası Türkçe lehçelerinde, hınabuyavı, hına, hina, kına ifadelerinde yer almaktadır. Divan şiirinde hanna-hınna olarak, âşık edebiyatında kına ve gına olarak bilinmektedir.
Kına, Dede Korkut Hikâyeleri’nde de karşımıza çıkmaktadır. Salur Kazanın Evi Yağmalandığı Boy, Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek, Kazan Bey Oğlu Uruz Beyin Tutsak, Basat’ın Tepegöz’ü öldürdüğü hikâyede kınalanmak, kına yakmak ifadeleri bulunmaktadır.
Yazı ✍️:












Bir cevap yazın