I- Tuğba Gülyeşil’in “İçsel Lakırdılar” Sohbeti Üzerine Bir Değerlendirme
Giriş
Tasavvuf geleneğinde bazı sohbetler bilgi vermekten çok insanı kendi içine doğru yürütür. Dinleyen, konuşmacının anlattıklarından ziyade kendi gönlünde yankılanan sesi işitir. Tuğba Gülyeşil’in “Aşk Derdi” başlıklı sohbeti de bu çizgide değerlendirilebilecek modern irfan konuşmalarından biridir.
Sohbet boyunca klasik tasavvufun temel kavramları; sebep, aşk, dert, hasret, şükür, tefekkür, mana, gönül, yol, ayna ve hikmet etrafında dolaşılır. Ancak bunlar akademik bir disiplin içinde değil, gündelik hayatın diliyle yeniden yorumlanır. Bu yönüyle sohbet, klasik tekke sohbetlerinin günümüz insanına uyarlanmış bir devamı gibidir.
Sebepsiz Kalmak: İnsanın En Büyük Yoksulluğu
Sohbetin belki de en güçlü kavramı “sebep”tir.
Yıllar önce hocasından duyduğu:
«”Allah kimseyi sebepsiz bırakmasın.”»
duası ilk başta anlaşılmaz gelir.
Çünkü insan çoğu zaman sebebi yalnızca yaptığı işler zanneder.
Okul…
İş…
Aile…
Koşuşturma…
Oysa konuşmacı zamanla fark eder ki bunların hiçbiri ruhun gerçek sebebi değildir.
Asıl soru şudur:
«”Ben bugün neden uyandım?”»
İnsan bazen yapılacak onlarca işe sahip olduğu halde ruhunun niçin yaşadığını bilemeyebilir.
Tasavvuf geleneğinde buna gayesizlik değil, mana kaybı denilir.
İnsan ekmek için değil, anlam için yaşar.
Sebep de tam burada ortaya çıkar.
Sebep Bir İnsan da Olabilir
Sohbet boyunca dinleyicilere sürekli teşekkür edilir.
Çünkü konuşmacıya göre insanlar yalnızca dinleyici değildir.
Onlar sohbetin sebebidir.
Bu bakış, tasavvufun “vesile” anlayışını çağrıştırır.
Hiç kimse diğerinin hayatına tesadüfen girmez.
İnsan insana aynadır.
İnsan insana sebeptir.
İnsan insana yol olur.
Dolayısıyla sohbet, bireysel bir konuşma olmaktan çıkar; ortak bir tefekküre dönüşür.
Can Aynası
Konuşmada dikkat çeken kavramlardan biri de “can aynası”dır.
Cam ayna dış görünüşü gösterir.
Can aynası ise insanın hakikatini.
Tasavvufta “mümin müminin aynasıdır” sözü yalnızca ahlaki bir öğüt değildir.
Hakikatte insan karşısındakinde kendi eksikliğini, kendi fazlalığını, kendi yolunu ve kendi karanlığını görür.
Konuşmacı bu nedenle dinleyicileri yalnızca takipçi olarak değil, kendi hakikatini gösteren aynalar olarak değerlendirir.
Tartışmak mı, Tartmak mı?
Bir önceki sohbetten aktardığı “tartışmak” kelimesi üzerine yaptığı tefekkür de dikkat çekicidir.
Bir kelimenin kökenini araştırmak, sadece dilbilimsel merak değildir.
Bu aynı zamanda düşünmenin ahlakıdır.
Konuşmacı, kelimelerin köküne inmeyi insanın kendi köküne inmeye benzetir.
Çünkü kelimeler yalnızca iletişim aracı değildir.
Onlar düşüncenin evidir.
Bir kelimenin kökü keşfedildiğinde bazen insan kendi zihninin kökünü de keşfetmeye başlar.
Aşk Derdi Nedir?
Sohbetin ana başlığı olan “Aşk Derdi” doğrudan tanımlanmaz.
Bunun yerine dinleyiciye sorulur:
Aşk derdi sizin için nedir?
Bir insan mı?
Bir bakış mı?
Tanrı mı?
Leyla mı?
Hasret mi?
Yoksa hiç dolmayan bir boşluk mu?
Bu yöntem tasavvufun klasik eğitim biçimidir.
Hakikat anlatılmaz.
İnsan hakikate yönlendirilir.
Derman mı, Dermansızlık mı?
Fuzûlî’nin meşhur çizgisi sohbet boyunca hissedilir.
Aşk derdi iyileştirilmesi gereken bir hastalık değildir.
Çünkü gerçek âşık derdinden şikâyet etmez.
Derdi kaybetmekten korkar.
Tasavvufta dert;
ceza değil,
yakınlıktır.
Eksiklik değil,
arayıştır.
Yara değil,
kapıdır.
Hayır, Ancak Zamanla Görülür
Konuşmacı dikkat çekici bir noktaya değinir.
“Her işte bir hayır vardır.”
cümlesinin gençliğinde kendisini hiç tatmin etmediğini söyler.
Çünkü acı yaşanırken bu cümle çoğu zaman teselli olmaktan öteye geçmez.
Fakat yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında görünmeyen hikmetlerin ortaya çıkmasıyla bu söz anlam kazanmaya başlar.
Burada sabır pasif bekleyiş değildir.
Sabır;
zamanın hakikati açmasına izin vermektir.
Hasret Eğitir
Tasavvuf geleneğinde ayrılık yalnızca acı değildir.
Terbiyedir.
Konuşmacı ustasından dinlediği Mesnevî kıssasını aktarırken bunu açıkça ortaya koyar.
Allah, sesini sevdiği kulların duasını hemen kabul etmez.
Çünkü onların sesini işitmeyi ister.
Bu mecaz, tasavvufun en eski öğretisini yeniden hatırlatır.
Eksiklik bazen ilahi uzaklık değildir.
Yakınlığın başka biçimidir.
Boşluk Doldurulmaz
Sohbetin en dikkat çekici cümlelerinden biri şudur:
İnsan göğsündeki boşluğu;
ev,
araba,
eş,
çocuk,
başarı,
makam,
servet
ile dolduramaz.
Çünkü o boşluk maddi değildir.
Ontolojiktir.
İnsanın ezelden taşıdığı varoluş boşluğudur.
Tasavvufta buna bazen “iştiyak”, bazen “hasret”, bazen de “aşk yarası” denilir.
Dumanlı Oda Metaforu
Hazreti Mevlânâ’dan aktarılan metafor oldukça çarpıcıdır.
Dertli insanı dinlemek,
duman dolu bir odaya pencere açmaktır.
Pencere dumanı tamamen yok etmez.
Ama nefes aldırır.
İnsan sohbetlerinin temel işlevi de budur.
Sorunları çözmekten önce gönle nefes olabilmek.
Şükür Bir Bakış Biçimidir
Konuşmanın bir başka önemli yönü şükür anlayışıdır.
Şükür yalnızca nimetlere teşekkür etmek değildir.
Birlikte olabilmeye,
nefes almaya,
aynı sofrada bulunmaya,
bir fincan çaya,
bir dostun selamına,
bir cümlenin gönülde yankılanmasına da şükredebilmektir.
Modern insanın unuttuğu en önemli manevi pratiklerden biri belki de budur.
Sonuç
Tuğba Gülyeşil’in “Aşk Derdi” sohbeti, klasik tasavvuf metinlerinden beslenen fakat çağdaş insanın diliyle yeniden kurulmuş bir gönül muhasebesidir.
Bu sohbetin merkezinde aşkı tarif etmek değil, insanı kendi hakikatine yaklaştırmak vardır. “Sebep” kavramıyla başlayan yolculuk, “hasret”, “şükür”, “tefekkür” ve “derman” kavramları üzerinden ilerleyerek insanın kendi iç sesine kulak vermesine çağrıya dönüşür.
Sohbet boyunca verilen en güçlü mesaj ise şudur:
İnsan bazen cevap aramaz; yalnızca doğru soruyu bulur.
Ve bazen bir ömür boyunca peşinden gittiğimiz hakikat, dışarıda değil, göğsümüzde hiç dinmeyen o “aşk derdi”nin içinde saklıdır. Tasavvufun diliyle söylersek, dertten kaçmak değil, derdin işaret ettiği hakikati görmek esastır. Çünkü gerçek âşık bilir ki, aşkın en büyük nimeti derman değil, insanı sürekli diri tutan o kutlu arayıştır.
Aşk Derdi — İkinci Bölüm
Hasbelkaderdir; çünkü her şey aslında ne de güzeldir hasbelkader. Bu kelimeyi çok seviyorum. Bakın, yüzlerce kez söyleyebilirmişim.
Seda Nur’un o güzel iç döküşüyle derdini buraya sunması, derdini bu sofranın lokması hâline getirmesi ne güzel… Bizimle dertleşecek kadar soframızı değerli görüyor. Ona teşekkür ediyor, gönlüne ferahlık diliyoruz.
O mülakatın olmayışında da bir hikmet vardır. Sen, “Var olanın hayrını arıyorum Allah’ım,” dediğinde güzel Allah sesini ne kadar seviyorsa, belki de o sesi biraz daha duymak için bu işi şimdilik dokunmadan bırakmıştır. Belki de çok daha iyi anlaşılacağın, bilineceğin ve yerini bulacağın başka bir iş için çoktan “Ol!” demiştir.
Bugün “olma” dediği şeyle, yarın “ol” diyecek olanın tecellisi bir aradadır.
Sizler artık benim mana soframın canlarısınız. Ben de bildiğiniz üzere kardeşimi yakın bir tarihte, ani bir tecelliyle hakikate uğurladım. Orada ilk defa “Olacak olan olmuştur.” sözünün hikmetini bütün ağırlığıyla yaşadım.
Çok acı bir hâlde yaşadım; fakat başka hiçbir şey o hakikati içimde bu kadar güçlü tınlatamazdı.
Kardeşimin sünnet düğünü olduğunda mahallemizde halaylar çekilmiş, davullar dövülmüş, zurnalar çalınmıştı. Bizim delikanlımızın, civanımızın sünnet düğünü neşe içinde gerçekleşmişti.
Peki aynı anda, gelecekte olacak olan neydi canlar?
Yıllar sonra aynı civanın bir cenaze arabasında o sokaktan geçmesiydi.
Eğer zamanın sırrı açılmış olsaydı, olmuş ve olacak olan aynı anda bize gösterilseydi, ben o halayı çekebilir miydim? Kim gülebilir, kim o anı neşe ve huzur içinde yaşayabilirdi?
Halayın hürmetine çekildiği o civan; canımın canı, canımın hasreti, aziz güzelim, cennet kuşum, hakikat damadım, aynı anda bir cenaze arabasıyla oradan geçiyor olsaydı her şey bozulurdu.
Âşık ölürse ten ölür; fakat insan yine de o ruhu, o gözlerden bakan uğuru özlüyor.
Sırlanan şeylerin hikmetini çok ağır bir tecelliyle gördüm. Belki bu örnek Seda Nur’un gönlünü biraz hafifletir. Hadiselerin bize aynı anda verilmemesinin de bir sebebi vardır.
İnsan yalnızca bir kişiye hasret duymaz. Bir işe de hasret duyabilir, bir eve, bir yere, bir yuvaya da… İnsan bir yerde kendisine ait bir yer olsun ister.
Bu sadece mana âleminde değil, maddi dünyada da böyledir. Bir yuva kurmak, bir iş bulmak, hayatın içinde bir yer edinmek istersiniz. Çünkü dünya böyle bir çarşıdır. Bunun son derece insani ve gerekli olduğunu düşünüyorum.
Siz benim inziva hâlime bakmayın. Aslında buna inziva da denmez; çünkü inziva çok daha dolu bir hâlidir. Benim tavsiyem daima hayatın içinde aktif olmanızdır. Benim gibi perdelerinizi çekmeyin.
Bugün yaşadığın bu hâlin sende pişirdiği şeylerin hayrını, belki de ileride bambaşka bir tecelliyle göreceksin.
Çok uzattım ama nereden nerelere vardık… Bu yayın zaten böyle bir yayın. Sizden gelen bir ateş, kazanda bambaşka bir şeyi kaynatıyor canlar.
“Allah eyvallah, herkesin vakitleri hayır olsun.” demiş Güney Can.
Güney Can’ı burada görmek ne güzel. Ona “Güney” demeye dilim varmıyor; çünkü ben onu her cihette görüyorum: kuzeyde, güneyde, doğuda, batıda…
Bazen insanın öyle hâlleri olur ki:
“Kapımı çalmayın. Kimseyi istemiyorum. Beni bana bırakın. Kederimle kuyularda bırakın. Bana iplerinizi uzatmayın.”
dersiniz.
Tam bir reddediş, tam bir “lâ” hâlidir.
Fakat bazı insanlar vardır; “Ben yine de şu kuyudan bir ip uzatayım. Belki Tuğba bir gün çok yorulur da ‘Bir ip yok mu?’ demek ister fakat bunu söylemeye utanır.” diye düşünürler.
Üstelik o ipi kimin uzattığını anlamanızı da istemezler. İpin ucuna imzalarını atmazlar.
Güney Can benim için böyle bir Hak canıdır. Onu burada görmek beni çok memnun etti. Sofraya güzel lokmaları ruhuyla çoktan bıraktı. Eksik olmasın, safa geldi.
Canlarımızdan biri, sanırım Şahin Can:
«“Bence aşk sade bir oyun.”»
demiş.
Eğer “Aşk sade bir oyundur.” diyorsa katılabilirim. Ama “Aşk sadece bir oyundur.” diyorsa buna katılmayabilirim.
“Sade bir oyun” ifadesi hoşuma gitti. Ben oyun parklarını da ilahi oyunları da çok severim. Orada tam olarak ne kastedildiğini anlatırsan sevinirim canım.
Aysen Can:
«“Buralar sizin yeriniz. Bugünkü konumuz gerçekten çok derin oldu.”»
demiş.
Hakikaten öyle. Henüz başlığın çevresinde dolanıyoruz, yarım saatimiz geçmiş bile.
Benim huyumdur; “Aşk derdi” derim, “Bişnev” derim, “Göç” derim ama belki konunun kendisine son on dakikada varırım. Çünkü başlık benim için yalnızca bir penceredir.
Bugün size güzel bir kitaptan da bazı aktarımlar yapacağım. Özellikle aşk bahsini seven canlar küçük bir cep kitabı arıyorlarsa, bir güzel âşığın not defteri gibi düşünebileceğimiz bir eserden söz edeceğim.
Geçen hafta Ahmet Telli üstadımızı yâd etmiştik. Güzelimizin devri daim olsun.
Gülsüm Can:
«“Merhaba, ancak yetişebildim. Yoldayım.”»
demiş.
Gülsüm Can’a da bizden merhabalar. Safa geldin. Burada geç kalmak diye bir şey yok canım. Geldin ya, iyi ki geldin.
Uğrayın; “İçeride kim var?” diye bir bakın. “Bir çay içip çıkacaktım.” deyin. Baştan sona kalmak zorunda değilsiniz. Burası sizin sofranız.
Gönlünüz ne istiyorsa, aklın çerçevesinden geçmek şartıyla onu yapın. Burada “akıl” dediğim şey yalnızca zihin değildir; akl-ı kâmil penceresinden söz ediyorum.
Başkalarına değmeden, zarar vermeden gönlünüzü eğleyin.
“Amor” adlı canımız:
«“İyi yayınlar, iyi sohbetler.”»
demiş. Siz de hoş safa geldiniz.
Melâmet Neşesi yayınlarımızdan birinde ne güzel tartışmış, bazı meseleleri fikir ayrılıklarıyla ne güzel deşmiştik.
«“Sanma ki söz anlatır aşkı; aşk konuşsa ağlatır âşıkları.”»
demiş.
Ne güzel…
Zaten aşkı tarif et desek beşer acizdir. Aşkı tefsir edecek olan yine aşktır.
Hazreti Pir’in Divân-ı Kebîr’inden, yani Divân-ı Şems yangınlarından doğmuş nice ifade vardır. Hakikaten aşkı yalnızca aşk anlatır; üstelik anlatırken belki de “aşk” kelimesini hiç kullanmaz.
Biz de burada “hasret” derken aşk diyoruzdur, “hikmet” derken aşk diyoruzdur, “dert” derken aşkı anlatıyoruzdur.
Bu yüzden başlığın, metinde birebir bulunmayan bir kelimeden doğmasını severim. Kolay kolay başlık beğenmem; başlık konusunda biraz nazlıyımdır.
Bir roman yazarsınız ve romanın içinde bir kere bile geçmeyen bir kelimeyi romana ad olarak verirsiniz. Bu bana çok etkileyici gelir.
Bilinç akışını da çok severim. Metin akar gider, başlık en son gelir. Çünkü yazı bir iç dökmedir.
Melâmet Neşesi’nin katkısı bu nedenle çok değerliydi. Teşekkür ederiz.
Tuğba adlı genç bir canımız:
«“Merhaba, ben de Tuğba. Selamlar adaşım. Yirmi yaşındayım. Defli videolarınızı görüp deniyorum, çok huzurlu hissettiriyor. Teşekkür ederim.”»
demiş.
Tuğba Can, teşekkür ederiz. Yirmi yaş ne güzel bir yaş…
Ben de Nezih Baba’yı duyduğumda, ustamla başladığımda yirmili yaşlarımdaydım. Benim için en güzel çağlardasın.
Def diye bilinen sazımız aslında çoğu zaman bendirdir. Def dediğimiz çalgı, daha küçük ve zilli olan çalgıdır. Klasik Türk musikisinin fasıl icralarında kullanılır.
İstanbul Fasıl Topluluğu bu konuda çok güzel bir örnektir. Videolarını izleyebilirsiniz. Eserlerin bir saat boyunca kesintisiz biçimde birbirine ulanmasını, temponun giderek artmasını ve sazların birbirine nasıl cevap verdiğini görmek çok öğreticidir.
Fasıl başlı başına bir icra ve cemiyet biçimidir.
Bendir kelimesi Arapçadır. İran ve çevresinde “daf” ya da “def”, bazı bölgelerde “erbane” denilen sazlarla da akrabadır. Bunlar özellikle bendir yolcusu olanlar için güzel genel kültür bilgileridir.
Yolun açık olsun Tuğba Can. Videolardan istifade ediyorsan ne mutlu bize.
Nazlıcan:
«“Merhaba canım benim.”»
demiş.
Gülsüm Can da ona “Eyvallah Nazocan.” diye karşılık vermiş. Birbirini seven canların soframızda selamlaşması ne güzel.
Kitaben Nikbin:
«“Merhaba değerli hocam, iyi yayınlar diliyorum.”»
demiş.
Geçen yayında Ahmet Telli üstadımızın kitabıyla beraber “Nikbin” adlı eseri de buraya getirmiştik. Bu kitabın sahibi Mahmut Can’ın burada olduğunu düşünüyorum. Safa gelmiş.
Bir canımız:
«“İtikadınızı merak ediyorum.”»
demiş.
İtikat merak edilecek bir şey midir canlar?
Nasıl ki yenilebilir meyveler ve zehirli meyveler vardır, bence başkasının itikadını merak etmek de zehirli meyvelerden biridir.
İlla “itikat” ve “merak” kelimelerini aynı cümlede kullanacaksak şöyle demeliyiz:
“Çalabım, kendi itikadımı merak ediyorum.”
Yahut:
“Tuğba, aynaya bak ve kendi itikadını merak et.”
İnanç, insanın yatak odası kadar mahremdir. Benim itikadım da size zerresi sunulmayacak kişisel alanlarımdan biridir.
Gülsüm Can, “Aşk derdi sizin için nedir?” sorumuza şöyle cevap vermiş:
«“Aşk derdi içsel bir sarsıntıdır; bir tür yürek depremi. Fay hattının güzergâhı ise ruhunuzdan bedeninize kadar uzanır ve bütün benliğiniz titremeye başlar.”»
Çok güzel…
Eğer bu cümleleri şu anda yazdıysan mutlaka not et. Sonradan bu yorumlar kalıyor mu bilmiyorum. Ben yayınları bir daha izlemiyorum. İzlersem kendime kızar, “Şurada boş lakırdılar etmişsin, burada yersiz bir yere dokunmuşsun.” diye kendimi hırpalarım.
O yüzden yayınları havalandığı gibi bırakıyorum.
Fakat sen bu cümleyi yazmalısın. Buradan şiirsel bir deneme çıkar. Sen zaten nesir yazsan bile şiirsel bir ritmin oluyor.
“Yürek depremi” güzel bir benzetme; fakat asıl özgün olan, fay hattının ruhundan bedenine uzandığını söylemen.
Bunu mutlaka devam ettir. Ben kendim için değil, senin ve âlem için istiyorum.
“Yine yeniden burada olabilmek güzel.” demiş Narlan Can.
Narlan Can da bendir yolcularındandır. Bandırma’dan güzel bir can olarak elindeki meşaleyle dümler ve teklerle insanlığı aydınlatmaya devam ediyor. Gururlarımızdandır.
Atakan Can:
«“Canlı yayına ilk defa denk geldim. Bir süredir sizi dinliyor ve izliyorum.”»
demiş.
Atakan Can, hâlâ buradaysanız hoş safa geldiniz. Bir süredir dinliyor ve hâlâ başınız şişmediyse demek ki sesimiz gönlünüze değiyor.
Canlı yayında bir kız çocuğunun içsel lakırdılarıyla, sofradaki bütün canların heybesinden ve keşkülünden çıkardığı nimetlerle zamanı eğliyoruz. Buralar iddiasız sofralardır.
Şeyda Can, Fuzûlî Dedemizden şu beyti paylaşmış:
«“Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidadı var;
Âşık-ı sâdık menem, Mecnûn’un ancak adı var.”»
Ardından da:
«“Ben kimsem, ondan selam olsun.”»
demiş.
Bu final ne kadar güzel…
Bir eseri aktarırken kendinden bir şey katan insanları çok severim. Şeyda Can, Fuzûlî’den bir beyit almış fakat sonuna küçücük, başlı başına bir şiir eklemiş:
«“Ben kimsem, ondan selam olsun.”»
Bu, küçürek bir şiir gibi. Kendini arayan, aradıkça kaybolan ve “Her kimsem, ondan âleme selam olsun.” diyen bilgece bir pencere var orada.
Aysel Can:
«“Ben aşkı hep üç noktayla tanımlarım. Başlangıcı ve sonu belirsizdir; herkes için farklı bir anlam taşır.”»
demiş.
Üç nokta deyince Cemal Safi’nin “Benim Adım Aşk” şiiri geldi aklıma. Kendi sesinden icrası da çok güzeldir.
“Üç noktanın sonsuzluğu” deyince Lütfi Filiz’e gittim. Noktanın Sonsuzluğu çok önemli bir eserdir. Kutsal bir kitap gibi tekrar tekrar okunası bir kaynaktır.
İlk okuyuşta anlamadım diye vazgeçmeyin. Nazlı bir kitaptır. Bir kere değil, üç kere okuyun.
Üç nokta bana aşkın üç harfini de düşündürdü.
Bugün üzerinde “aşk” yazan bendirimizle birkaç şey terennüm etmeye çalışacağız; zuhur ederse elbette.
Üç nokta; başlangıcı ve sonu görünmeyen, doğrusal değil dairesel olan aşkı hatırlatıyor. Devir, devran, daim ve daire aynı kökten gelir gibi düşünün.
Aşk doğrusal bir hikâye değildir. Bir şey sırlanır, başka bir tecelli için devran devam eder.
Yalnız “belirsiz” kelimesine takıldım. Ben ona “perdeli” demeyi daha çok seviyorum.
Çünkü belirsiz, sanki hiçbir biçimi yokmuş gibi geliyor. Oysa mana oradadır; yalnızca üzeri örtülüdür.
Yunus Emre’nin manayı örtmesi gibi…
Mana apaçıktır fakat örtüktür.
Ben kelimelerle Lego gibi oynuyorum. Bir kelimeyi alıp yerine başka bir kelime koyuyorum. Bu huyumdan dolayı kusuruma bakmayın.
Bir başka canımız şöyle yazmış:
«“Aşk derdine düşeni yâr, yakınsa yakınlığıyla; uzaksa uzaklığıyla yakar. Aşk derdine düşene zaman yavaşlar. Onun için tek bir mekân vardır: Yârin yanı, yârin sıcağı, yârin bucağı, yârin civarı.”»
Muazzam…
İyi ki bu bahsi açmışım. Daha ben aşk derdine dair tek kelam etmedim ama burada öyle güzel aşk ehli canlar var ki sözü sizler taşıyorsunuz.
“Aşk” kelimesinin sesine bile takılırım.
“Sevgi” sözcüğü havalanır gibidir. “Muhabbet” daha heybetlidir. “Aşk” ise yankılanan bir son gibidir.
“A” başlangıcı taşır, “ş” yumuşakça akar, “k” ise son noktayı koyar.
Sizlerin aşk bahsinde benden çok daha iyi olacağınızı biliyordum. Şaşırmadım ama çok memnun oldum.
Akif Can:
«“Âşık daima aslî vatanını özler.”»
demiş.
Âşık gerçekten daima özlemdedir.
Fakat aslî vatanın neresi olduğunu da tam olarak bilmez. Bu dünyanın hangi kapısından oraya girileceğini bilemez.
Bazen gönül o aslî vatanı hatırlar. İnsan kısa bir an için memleketine kavuşmuş gibi huzur bulur; fakat ardından o tadın hasreti daha da ziyadeleşir.
Bir canımız:
«“Yine kitap okuyormuşçasına bir hisle yayını izliyoruz.”»
demiş.
Buradaki sohbet sizde kitap okuma hissi uyandırıyorsa minnet duyarım. Çünkü insanın kitap okumak, film izlemek ya da gün batımını seyretmek yerine burada Gülyeşil’in lakırdılarını dinlemesi büyük bir emanet.
Bu arayışın heba olmasından çok korkarım. Bu cümle beni rahatlattı.
Mithat Babamız da gelmiş. Ona yayınların babası diyoruz. Güzel sözleri ve şefkatiyle bizi kucaklar.
Refik Ustamın anlattığı Mesnevî hikâyesinden sonra:
«“Seda sevmez mi kuldan yankılanan?”»
demiş.
Ne güzel bir tefsir olmuş. Allah eyvallah babacığım.
Kamamura adlı canımız:
«“Türkçe öğrenmek için çok geç ama bendir çalıyorum.”»
demiş.
Türkçe öğrenmek için hiçbir zaman geç değildir. Fakat bendir çalmak için Türkçe bilmek de şart değildir.
You can speak the language of the heart and the soul. That is enough for playing bendir. Welcome.
Yıllar önce yurt dışından özel bir misafirimiz vardı. Türk musikisini anlamak için Türkçe öğrenmesi gerektiğini söylerdi.
Ben de ona:
“Gönül her dili konuşur. Türkçe bilmene gerek yok. Eğer bu müziğin derinliğinde kalbin bir rezonans hissediyorsa, için tınlıyorsa tamamdır. Hatta bazen dil sana perde bile olabilir.”
demiştim.
O zamanlar daha saf bir dönemimdeydim. Belki bu kadar okumamış, bu kadar araştırmamıştım. Her şey daha güzeldi; çünkü doğan sözler daha bakirdi ve bana aitti.
Şimdi hangi düşünceye elimi uzatsam içimde bir âşığın, bir kitabın ya da bir insanın izi var. Hiçbir şey bütünüyle benden doğmuyormuş gibi hissediyorum.
Schopenhauer’un yazmak ve okumak üzerine metinlerinden birinde, yazı yazan insanın bir süre okumaması gerektiğini; aksi hâlde yazdıklarının okuduklarına dönüşeceğini söylediğini hatırlıyorum.
Ben de kitabın kenarına şöyle yazmıştım:
“Fakat sen bu kitabı yazmasaydın, yazarken okumamam gerektiğini nereden öğrenecektim?”
Fuzûlî Dedemiz:
«“Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.”»
der ya…
Ben de bir kenara şöyle yazmıştım:
“Bunu bir şair söylüyorsa, demek ki şair sözü yalan değildir. Çünkü şair sözü yalansa bu söz de yalandır.”
Kitaplarla böyle konuşurum. Her kitabın kenarında ayrı bir sohbetim vardır.
Mahmut Can’ın “Kitap okuyormuş gibi hissediyoruz.” sözüne layık olmayı bu yüzden çok isterim.
Sait Faik, “Yazmasaydım çıldıracaktım.” der. Ben de okumazsam çıldırabilirim.
Musiki biraz dengeliyor beni. Hiçbir şey yazmasam bile âşıkların türkülerini havalandırdığımda ruhum hapis hâlinden biraz kurtuluyor.
Kevser Can:
«“Şifa istemem balından, zehri derdin var senin.”»
demiş.
Ne güzel bir söz…
Orada “Aşk derdinle hoşum.” hâline benzeyen fakat içinde hafif bir sitem de taşıyan bir his vardır. “Şifa istemem balından.” derken, sonunda “Yeter ki zehrini katmasın.” diye bir kırgınlık sezilir.
Yine de aşktandır elbette.
Bir yudum çay alayım, boğazım rahatlasın. Siz de içiyorsunuz değil mi canlar? Keyfinizi ihmal etmeyin.
Buralar keyif sohbetleri, keyif sofralarıdır. Bağdaş kurun, ayaklarınızı uzatın, sırtınızı yaslayın.
Seda Nur Can:
«“Çok teşekkür ederim, güzel gönüllü ve tatlı dilli Tuğba Hocam.”»
demiş.
Eyvallah can. Şifa olabildiysek ne mutlu.
Eyüp Can:
«“Selamlar hepinize, yine buradayız. Şükürler olsun.”»
demiş.
Çok teşekkür ederiz Eyüp Can. Yıllar önceki gibi yine geldin, safa geldin.
Adem Can da:
«“Bir saat sonra fark ettim, meğer internet yüzünden yayın bende geriden geliyormuş. Yayınlar üç saate çıktı diye sevinmiştim.”»
demiş.
Henüz üç saate çıkarmadık canlar.
“Sofradan doymadan kalkmak sünnettir.” sözü vardır ya; ben bu sözü yalnızca yemek sofraları için düşünmem. Muhabbet ve meşk sofralarına da uygularım.
Bazen bir meşk akşamı olur. Üç saat geçmiştir ama hâlâ:
“Şunu da havalandıralım, bunu da icra edelim, rebabın tellerinden bir Nihavent daha geçsin.”
denilir.
Tam o sırada bazen:
“Allah eyvallah, bana müsaade.”
derim.
Çünkü doymaya başladığımı hissederim ve korkarım.
İnsan tam doyarsa bir sonraki sofraya gelişini geciktirebilir. Ruh:
“Geçen sefer çok doydum, biraz ara vereyim.”
diyebilir.
Oysa az ve devamlı olan çok daha güzeldir.
Bu nedenle sofradan doymadan kalkmayı severim. Yayınları önce bir saatle sınırlamak istemiştim; sonra en fazla iki saat olsun dedim.
Üç saate henüz varmadık.
O kadar da olmayıversin.
Aşağıda metni, konuşmanın ruhunu koruyarak daha akıcı, edebî ve okunabilir bir transkript özeti hâline getirdim.
Aşk Derdi — (Son Bölüm)
Aşkın Ateşi ve Gönülden Gelen Sözler
Yayının ilerleyen dakikalarında Adem Can’ın şu cümlesi sofranın havasını daha da derinleştirir:
«”Aşk dermanı olmayan bir derttir. Kendi aşkının ateşiyle yanabilenlere aşk olsun.”»
Bu sözler Tuğba Gülyeşil’i derinden etkiler. Gönülden dökülen böyle cümlelerin bir gün bir kitaba, bir denemeye ya da bir hikâyeye dönüşebileceğini söyleyerek bütün canları yazmaya teşvik eder.
Ona göre insanın içinden samimiyetle çıkan sözler kaybolmamalıdır.
Aşk ise yalnızca cismanî bir hâl değildir.
Gerçek aşk, bedeni aşan bir yangındır.
Tıpkı ateş gibi…
Ateşin önü, arkası, sağı, solu yoktur.
Nasıl gülün sırtı olmazsa, aşk ateşinin de belli bir yönü yoktur.
İnsan hangi tarafta durursa dursun, aşk her cihetten yakar.
Mimar İlyas Bey’in şu cümlesini de okuyarak uzun süre üzerinde durur:
«”Yarası yârdan olanın devasını da yerden başka kimsede aramamak gerek.”»
Bu sözün, seçtiği “Aşk Derdi” başlığının ruhunu tam anlamıyla tamamladığını söyleyerek bütün canlara teşekkür eder.
Diksiyon Değil, Aşıkların Lisanı
Bir izleyici kendisine diksiyon eğitimi alıp almadığını sorar.
Bunun üzerine şu açıklamayı yapar:
Kendisini yetiştiren şey diksiyon eğitimi değil, Türkçenin köklerine inmeye çalışmasıdır.
Özellikle Mevlânâ, Fuzûlî ve diğer büyük âşıkları okurken yalnızca çevirilerle yetinmediğini, anlamını bilmediği kelimeleri sözlüklerden araştırdığını anlatır.
Lügat-ı Kâmus gibi sözlüklerin yıllarca en büyük yardımcılarından biri olduğunu söyler.
Çünkü bir kelimenin kökünü öğrenmek bazen o kelimenin kendisinden çok daha büyük kapılar açmaktadır.
1 + 1 = 1
Yayının başında sorduğu soruya tekrar döner:
«”Bir artı bir kaç eder?”»
Canlardan gelen cevapların çoğu şaşırtıcı biçimde aynıdır:
«”Bir.”»
Bunun üzerine gülümseyerek:
“Demek ki sofrada benim penceremden bakan canlar var.”
der.
Ardından Dücane Cündioğlu’ndan öğrendiği düşünceyi paylaşır.
Aşkta iki kişi matematikteki gibi iki etmez.
Hakiki sevgide “ben” ve “sen” kaybolur.
Geriye yalnızca “biz” kalır.
Yani:
«1 + 1 = 1»
Rezonansın Sırrı
Bu düşünceyi anlatırken rebabın tellerini örnek verir.
Aynı akorda ayarlanmış iki tel birbirine hiç dokunmadan titreşebilir.
Buna rezonans denir.
İnsanlar da böyledir.
Frekansları aynı olan gönüller birbirine değmeden birbirini harekete geçirir.
Belki de aşkın en büyük sırrı budur.
Yakınlık mesafeyle değil,
uyumla ölçülür.
Harika Ne Demektir?
Konuşmanın ilginç bölümlerinden biri de “harika” kelimesidir.
Kelimenin kökünden hareket ederek “harika”nın sıradan olanı yaran, düzeni bozan, sıra dışı hâli ifade ettiğini söyler.
Aşk da insanı tam olarak böyle yapar.
İnsan aynı kalmaz.
Aşk onu alışılmış çizginin dışına çıkarır.
Bilgiyi Kalıcı Kılmak
Bir izleyici okuduklarını kısa sürede unuttuğunu söyleyince şu tavsiyelerde bulunur:
Öğrendiğiniz bilgiyi birine mektup yazıyormuş gibi yeniden anlatın.
Kendi cümlelerinizle özetleyin.
Duvarlarınıza notlar asın.
Yüksek sesle kendinize anlatın.
Çünkü bilgi paylaşıldıkça zihinde yer etmeye başlar.
Aşıklar Mahallesi
Bir can:
«”Gerçek aşkı arayan Mevlânâ’yı okumalı.”»
der.
Tuğba Gülyeşil buna katıldığını söyler.
Fakat yalnızca Mevlânâ’nın yeterli olmayacağını da ekler.
Aşkı anlamak isteyen;
Fuzûlî’yi,
Hacı Bektaş-ı Veli’yi,
Pir Sultan Abdal’ı,
Yunus Emre’yi,
Hz. Ali’nin sözlerini,
ve nice gönül erini de okumalıdır.
Çünkü aşk tek bir pencereden değil,
bir aşıklar mahallesinden öğrenilir.
İnşirah Suresi Hediyesi
Bir izleyici yayından önce kendisine İnşirah Suresi okuyarak ferahlık dilediğini yazar.
Bu incelik karşısında duygulanır.
Böyle güzel niyetlerin sahibine kat kat dönmesini dileyerek teşekkür eder.
Denklik Değil, Ahenk
Yayında ilginç sorulardan biri de şudur:
«”Davul bile dengi dengine midir?”»
Bu soruya müzik üzerinden cevap verir.
Enstrümanlarda önemli olan denklik değildir.
Uyumdur.
Ahenktir.
İnsan ilişkileri de böyledir.
Her insan birbirinin aynısı olmak zorunda değildir.
Birlikte güzel ses çıkarabilmeleri yeterlidir.
Kitap Tavsiyesi
Konuşmasının ilerleyen bölümünde Abdülhak Şinasi Hisar’ın
Aşk Her Ne Var Âlemde
isimli eserini gösterir.
Bu kitabın yalnızca okunacak bir kitap olmadığını,
aynı zamanda başka şairlerin izini sürmeye davet eden bir kapı olduğunu söyler.
Bir beyit okursunuz,
ardından o şairi merak etmeye başlarsınız.
Böylece kitap sizi başka kitaplara götürür.
Fuzûlî’den Bir Nefes
Ardından kitaptan Fuzûlî’nin meşhur beytini okuyarak küçük bir musiki icrası yapar:
«”Âşık oldur kim kılar canın fedâ cânânına…”»
Rast makamının curcuna usulünde icra etmeye çalıştığını,
elinden geldiğince söylediğini,
kusurlarının affedilmesini isteyerek paylaşır.
İspanya’dan Gelen Selam
Yayın sırasında İspanya’nın Malaga şehrinden David adlı bir izleyici İngilizce olarak perdeli rebabı sorar.
Soruyu İngilizce cevapladıktan sonra,
perdeli rebabın geliştiricisi olan ustası Mehmet Refik Kaya’dan büyük saygıyla söz eder.
Onun yalnızca bir saz yapımcısı değil,
aynı zamanda gönül ehli bir öğretmen olduğunu anlatır.
Taklitten Özgünlüğe
Genç talebelere de önemli bir tavsiyede bulunur.
İlk zamanlarda herkes hocasını taklit eder.
Bu doğaldır.
Fakat zamanla insan kendi rengini bulmalıdır.
Bunu bir renk karışımına benzetir.
Sarı ile siyah birleştiğinde bambaşka bir renk doğduğu gibi,
talebe de hocasından aldığı ilhamı kendi ruhuyla yoğurarak özgün bir sese kavuşmalıdır.
Mecnunum Leylamı Gördüm
Bir izleyicisinin isteğini geri çevirmeyerek Aşık İzzet’in sevilen eseri
Mecnunum Leylamı Gördüm
adlı türküsünden kısa bir bölüm seslendirir.
Bu küçük icra, sohbetin en duygulu anlarından biri olur.
Riyasız Bir Sofra
Yayının sonuna yaklaşırken kurdukları bu gönül sofrasını şöyle tarif eder:
Burası kusursuz bir yer değildir.
Eksikleri de vardır.
Gedikleri de…
Ama kibirsizdir.
İddiasızdır.
Riyasızdır.
Ve belki de bu yüzden güzeldir.
Sofraya uğrayan bütün canlara gönülden teşekkür eder.
Kapanış Duası
Her yayınında olduğu gibi sohbetini yine kendi duasıyla sırlar:
«”Yere göğe, sağa sola, yukarı aşağı, öne arkaya, her cihete aşk olsun. Tepeden tırnağa aşk olsun. Aşkla aşkı çarpalım, aşk kere aşk olsun. Aşkla aşkı toplayalım, ziyade aşk olsun. Aşkı aşka bölelim, sade aşk olsun. Aşkı aşktan çıkaralım, kalan yine aşk olsun…”»
Bu dua yalnızca bir veda değil, aynı zamanda bütün sohbetin özeti gibidir.
Çünkü konuşmanın başından sonuna kadar anlatılan her şey, tek bir kelimenin etrafında dönmektedir:
Aşk.
Son olarak bütün canlara teşekkür eder, gelecek hafta yeniden aynı gönül sofrasında buluşmak dileğiyle yayını tamamlar.












Bir cevap yazın