Bu topraklardan sen de geçtin sevgilim, gördün kırmızı topraklardaki fıstık ağaçlarını; doğurgan, iri kalçalı Antep kadınlarına benzeyen ağaçları ve yaşamı zorlayarak gövdeye taşan tümsekleri
Ben aşkı fıstık ağaçlarına benzetirim sevgilim, her zerresi hücrelerimde toplanıp çeperlerimi zorlayan bedenimin en ince yerinden saf kaynak gibi sızan sakız kokulu ağaçlara benzetirim
Bu şehrin senin bilmediğin hikâyeleri vardır, mesela Almacı Pazarı vardır arastasına komşu, binbir çeşit baharat savrulur darabaların ardından, kumrular yere dökülen buğdayları toplar kaldırımlardan
Rivayet o ki- Demirci Çarşısı’nın çıngıları arasından geçip Almacı Pazarı’nda tane ile elma satarmış annemin dedesi, bedeni yorgun, bedeni terli, çiçek bozuğuydu yüzü belki de Antep’in taş evleri gibi
Ak taşları demir kalemiyle dantel inceliğinde yonan hayatlı evler inşa eden usta bir taş yontucusuymuş- dedelerimden biri. Bir gün başına karalar bağlamış ninem genç yaşında; genç dediysem sadece otuz iki ve söndürmek için göğsündeki ateşi taşlara vurup kırmış Yonucu Veysel’in udunu. ‘Kendisi gitti udunu neyleyim ki…’
Kollarını dirseğine dek sıvayıp ipekleri gökkuşağıyla boyardı diğer dedem. Çıkrığın masurayla dansı, çözgü iplerinin intizamı, ayaklara bastıkça tezgâhtan yükselen “kirtim kirt, kirtim kirt” Ninemin çiçekli elbisesinin eteğinde dedeme hürmeten sardığı tabaka dolusu acı tütün, bahçe duvarında asılı bir demet peryavşan, şifa dağıtan eli
Şu yedi numaralı mavi sokak kapısından girip de ben neler anlattım köşesi kırılmış taşın bıraktığı boşluğa, kapatıp içine hapsettim sonra. Kimse bilmez neden yastığımın altında kahverengi hameyli kimse bilmez uykularım neden kan- ter ya göğsümde oturan bu ağırlık...?
Saçlarında rüzgâr, suya koşan gri Arap atları gibi, güneş şehrine yeniden gel sevgili. Suda uyuyan kentler, geçmişin çiçeklendiği bozkır, kapısı açık evler, gökyüzüne üflediğim karahindiba, yeni hikâyeler toplayacak dolaştığı her sokakta












Bir cevap yazın