Tasavvuf tarihi çoğu zaman şeyhler, babalar, dedeler, abdallar ve erkek müritler üzerinden anlatılır. Bu anlatım biçimi, kadınların manevî hayattaki varlığını tamamen yok saymasa da onları genellikle “şeyhin annesi”, “dervişin eşi” veya “velînin kızı” şeklinde ikincil kimliklerle görünür kılar. Oysa tarihî kayıtlar daha dikkatli incelendiğinde kadınların yalnızca tasavvuf büyüklerinin yakınları olmadığı; müride, derviş, halife, vakıf kurucusu, tekke yöneticisi, irşat ehli ve manevî miras taşıyıcısı olarak da faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır.
Bu sebeple kadınların tasavvuf tarihindeki yerini, erkeklerin çevresindeki yardımcı rollerle sınırlamak doğru değildir. Kadınlar kimi zaman bir dergâhın maddi devamlılığını sağlamış, kimi zaman mürideleri yetiştirmiş, kimi zaman da bir yolun öğretisini sonraki kuşaklara aktarmıştır.
Tasavvuf yolunda kadın ve erkek
Tasavvuf düşüncesinin temelinde insanın nefsini terbiye ederek Hakk’a yönelmesi vardır. Bu manevî yolculukta belirleyici olan kişinin cinsiyeti değil; aşkı, teslimiyeti, hizmeti ve irfanıdır. Sûfî geleneğin erken dönemlerinden itibaren Râbia el-Adeviyye gibi kadınların yalnızca zahitlikleriyle değil, ilâhî aşk düşüncesine getirdikleri yorumlarla da öne çıktıkları görülür.
Râbia’ya atfedilen Allah’ı cennet ümidi veya cehennem korkusu sebebiyle değil, yalnızca Allah olduğu için sevme düşüncesi, tasavvuf tarihinin en güçlü ilâhî aşk ifadelerinden biri haline gelmiştir. Daha sonraki sûfî tabakat kitaplarında Fâtıma-i Nîşâbûriyye, Muâze el-Adeviyye, Şa‘vâne ve Ümmü Haram gibi çok sayıda zahit ve ârif kadının hayatına yer verilmesi, kadınların tasavvufun başlangıç döneminden beri manevî otorite sahibi olabildiğini göstermektedir.
Buna rağmen tarih yazımı, kadınları çoğunlukla erkeklere nispet ederek kaydetmiştir. “Filân şeyhin eşi”, “filân velînin annesi” veya “filân dervişin kızı” şeklindeki kayıtların arkasında, kendi çevresinde sohbet ve irşat halkası bulunan kadınların bulunması mümkündür. Dolayısıyla kaynaklarda geçen akrabalık ifadeleri, kadınların yalnızca aile içindeki konumunu değil, tasavvufî çevrelerin oluşumundaki bağlayıcı rollerini de gösterebilir.
Bâcıyân-ı Rûm meselesi
Anadolu’daki kadın dervişler söz konusu olduğunda en fazla anılan kavram “Bâcıyân-ı Rûm”, yani “Anadolu Bacıları”dır. Bu adlandırmanın temel kaynağı, XV. yüzyıl Osmanlı tarihçisi ve Vefâî dervişi Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eseridir.
Âşıkpaşazâde Anadolu’daki toplumsal ve tasavvufî zümreleri şu dört ad altında sıralar:
“Bu Rûm’da dört tâife vardır: Gaziyân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bâcıyân-ı Rûm.”
Bu tasnifte:
- Gaziyân-ı Rûm, Anadolu gazilerini;
- Ahiyân-ı Rûm, ahi ve fütüvvet çevrelerini;
- Abdalân-ı Rûm, gezginci veya yarı yerleşik dervişleri;
- Bâcıyân-ı Rûm ise kadınlardan oluşan dinî ve toplumsal çevreleri ifade etmektedir.
Âşıkpaşazâde ayrıca Hacı Bektaş Veli’nin Bâcıyân-ı Rûm’dan “Hatun Ana”yı seçtiğini, ona manevî sırlarını ve kerametlerini teslim ettiğini söyler. Buradaki Hatun Ana’nın, Bektaşi geleneğinde Kadıncık Ana, Fatma Bacı veya Fatma Nuriye adıyla anılan tarihî-menkıbevî şahsiyetle ilişkisi üzerinde durulmuştur. Hatice Çubukçu’nun çalışması, Bâcıyân-ı Rûm’un Anadolu tasavvufundaki yerini bu rivayetler üzerinden ayrıntılı biçimde ele almaktadır.
Kurumsal bir teşkilat mı, kadın dervişler topluluğu mu?
Bâcıyân-ı Rûm’un tam olarak nasıl bir yapılanma olduğu tartışmalıdır. Bazı araştırmacılar onu Ahiliğin kadınlar kolu, hatta düzenli bir kadın teşkilatı olarak görür. Buna göre bacılar dokumacılık, örgücülük, üretim, misafir ağırlama, eğitim, sosyal dayanışma ve gerektiğinde savunma faaliyetlerinde bulunmuştur.
Ancak elde bulunan birincil kaynaklar, ayrıntılı tüzüğü ve belirli bir merkezî yönetimi bulunan bağımsız bir “Bâcıyân-ı Rûm teşkilatı”nı açık biçimde ortaya koymamaktadır. Grubun adına doğrudan yer veren başlıca metin Âşıkpaşazâde’nin eseridir ve bu eser, sözünü ettiği dönemden yaklaşık iki yüzyıl sonra kaleme alınmıştır. Bu nedenle Bâcıyân-ı Rûm’u “dünyanın ilk kadın teşkilatı” olarak kesin biçimde tanımlamak tarihî kanıtların sınırlarını aşabilir.
Daha ihtiyatlı bir yaklaşımla Bâcıyân-ı Rûm’un;
- Türkmen kadın dervişlerini,
- ahi ailelerinin kadın üyelerini,
- tekke ve zaviyelere hizmet eden bacıları,
- kadınlar arasındaki üretim ve dayanışma ağlarını,
- kadın velî ve müridelerin çevresinde oluşan manevî toplulukları
ifade eden ortak bir ad olduğu düşünülebilir.
Erken dönem araştırmacılarından Franz Taeschner, kadınların böyle bir topluluk kurmasını ihtimal dışı gördüğü için “Bâcıyân” kelimesinin bir yazım yanlışı olabileceğini, aslında “Hâcıyân” veya “Bahşıyân” denmek istenmiş olabileceğini ileri sürmüştü. Fakat Anadolu’nun sosyal yapısı, Türkmen kadınlarının üretimdeki yeri, kadın velîlere ilişkin menkıbeler ve tekke hayatındaki kadın varlığı birlikte değerlendirildiğinde, Âşıkpaşazâde’nin gerçekten kadınlardan oluşan veya kadınlarla özdeşleşmiş bir zümreden söz etmiş olması daha güçlü bir ihtimaldir.
Kadıncık Ana ve Bektaşi yolunun aktarılması
Bâcıyân-ı Rûm tartışmasının Alevi-Bektaşi tarihi bakımından en önemli yönü Kadıncık Ana’dır. Vilâyetnâme geleneğinde Kadıncık Ana, Hacı Bektaş Veli’yi karşılayan, ona hizmet eden ve onun kerametlerine tanıklık eden merkezî bir kişilik olarak görünür. Bazı anlatılarda Hünkâr’ın manevî emanetinin taşıyıcısı, bazı anlatılarda ise yolun sonraki kuşaklara ulaşmasını sağlayan kişi kabul edilir.
Bu anlatıların tarihî ayrıntıları tartışmalı olsa da taşıdıkları kültürel hafıza son derece önemlidir. Çünkü Bektaşi geleneği, yolun devamını yalnızca erkek halifeler üzerinden açıklamamış; bir kadını da sırrın, hizmetin ve manevî aktarımın merkezine yerleştirmiştir.
Kadıncık Ana’nın rolü yalnızca bir velîyi evinde ağırlamak değildir. O, Bektaşi hafızasında:
- emaneti koruyan,
- dergâh hizmetini sürdüren,
- velâyete tanıklık eden,
- yolu sonraki kuşaklara aktaran,
- ana ve mürşide vasıflarını birleştiren
kurucu bir şahsiyettir.
Buradaki “Ana” sözü de yalnızca biyolojik anneliği anlatmaz. Alevi-Bektaşi irfanında analık; meydana sahip çıkmak, canları bir arada tutmak, lokmayı büyütmek ve yolun sürekliliğini sağlamak anlamına gelir.
Osmanlı tekkelerinde kadınların varlığı
Kadınların tekke hayatındaki mevcudiyeti yalnızca XIII. yüzyıl Anadolu’suna özgü değildir. Osmanlı döneminde kadınlar vakıf kurucusu, tekke hizmetlisi, müride, ziyaretçi, şeyh ailesinin mensubu ve kimi zaman yönetici olarak karşımıza çıkar.
Arşiv belgelerine dayanan araştırmalar, özellikle XIX. yüzyılda kadınların tekkelerde aşçılık, temizlik, bakım, türbedarlık ve idarî hizmetlerde görev aldığını göstermektedir. Bazı kadınlar tekkede ikamet etmiş, bazıları maaş veya tahsisat almış, bazıları da tekke vakıflarının yönetimine katılmıştır. Bu veriler, kadınların tekkelerde yalnızca zaman zaman ayine katılan ziyaretçiler olmadığını; kurumun gündelik hayatını sürdüren failler arasında yer aldığını kanıtlamaktadır. Bu konu, İstanbul Üniversitesi tarafından yayımlanan “Arşiv Belgelerine Göre Tekkelerde Kadınlar ve Görevleri” başlıklı çalışmada belgeler üzerinden incelenmiştir.
Kadınların etkinlik derecesi tarikata, bölgeye ve döneme göre değişmiştir. Bazı tarikat çevrelerinde kadın ve erkekler ayrı mekânlarda zikre katılırken bazı ortamlarda aile ve akrabalık bağlarıyla şekillenen daha müşterek bir tasavvuf hayatı görülmüştür. Dolayısıyla bütün tarikatları kapsayan tek biçimli bir kadın dervişliği modelinden söz edilemez.
Bosna’da Hasan Kâimî çevresindeki kadın dervişler
XVII. yüzyıl Bosna tasavvufunda Şeyh Hasan Kâimî Baba önemli bir isimdir. Saraybosna’da doğduğu kabul edilen Kâimî, Halvetî ve Kadirî çevreleriyle ilişkili bir şeyh ve şairdir. Halkın meseleleriyle yakından ilgilendiği, yöneticileri eleştirdiği ve yaşanan toplumsal karışıklıkların ardından Saraybosna’dan ayrılmak zorunda kaldığı aktarılır. Hayatı hakkındaki bilgilerin sınırlı olmasının sebeplerinden biri, Saraybosna’daki pek çok belgenin 1697 yangınında kaybolmasıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin Kâimî maddesi, bu kaynak sorununa özellikle dikkat çekmektedir.
Kâimî’nin kendi evini tekkeye dönüştürdüğü ve çevresinde kadın dervişlerin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Evin veya tekkenin kadınlara ait bir vekilhâne gibi hizmet verdiğini gösteren kayıtlar, XVII. yüzyıl Bosna’sında kadınların teşkilatlı tasavvuf hayatına katıldığını düşündürmektedir.
Bununla birlikte, “Kâimî sürgüne giderken karısını yerine vekil bıraktı” biçimindeki ifade ihtiyatla kullanılmalıdır. Konuyu inceleyen araştırmacıların aktardığı bir görüşe göre Kâimî’nin eşi, onun Saraybosna’dan ayrılmasından önce ölmüş olabilir. Tekkenin, eşinin ölümünden sonra kadın dervişlere hizmet veren vekilhâne işlevini kaybettiği ileri sürülmektedir. Dolayısıyla kesin olarak söylenebilecek husus, Kâimî’nin eşi çevresinde kadın dervişlere açık bir manevî merkezin bulunmasıdır; vekâletin doğrudan sürgün sırasında gerçekleştiği ise tartışmalıdır. Bu ayrıntılar, Ines Aščerić-Todd’un Bosna tasavvufuna ilişkin araştırmalarında ele alınmaktadır. İlgili akademik inceleme kadın vekilhânesi meselesini mevcut kaynaklar ışığında değerlendirmektedir.
Alevi-Bektaşi geleneğinde kadın canlar
Kadının tasavvuf içindeki yeri Alevi-Bektaşi yolunda ayrıca önem taşır. “Can” kavramı, insanı toplumsal unvanlarından ve cinsiyet ayrımlarından önce ikrar sahibi bir yol eri olarak görür. Meydana girildiğinde kadın ve erkek, “can” adı altında aynı ahlâkî sorumluluğun muhatabıdır.
Bu ilke tarih boyunca her yerde kusursuz uygulanmış değildir. Toplumdaki ataerkil yapı kimi zaman ocaklara, dergâhlara ve cem hayatına da yansımıştır. Bununla birlikte Alevi-Bektaşi öğretisinin kendi kavramsal dünyası, kadınların manevî eşitliğini savunabilecek güçlü bir temele sahiptir.
Kadıncık Ana, Ana Bacı, Güvenç Abdal’ın kadın yakınları, Fatma Ana kültü ve cem meydanındaki kadın hizmet sahipleri bu sürekliliğin farklı görünümleridir. Kadınlar lokma hazırlayan veya erkeğin yanında bulunan kimselerden ibaret değildir. Onlar ikrarın şahidi, meydanın hizmet sahibi, sözlü kültürün aktarıcısı, çocukların ilk yol öğretmeni ve toplumsal hafızanın koruyucusudur.
Görünmeyen emeği görünür kılmak
Kadın dervişlerin tarihini yazmanın en büyük güçlüğü kaynakların çoğunlukla erkekler tarafından ve erkek merkezli bir dille kaleme alınmış olmasıdır. Bir kadın “şeyhin karısı” diye kaydedildiğinde onun tekkeyi yönettiği, mürideleri eğittiği veya ekonomik işleri yürüttüğü belirtilmeyebilir. “Hizmet etti” sözü, gerçekte bir dergâhın bütün gündelik düzenini kurmuş olmasını gizleyebilir. “Misafirleri ağırladı” ifadesi ise geniş bir sosyal yardım ve dayanışma faaliyetini sıradan bir ev işi gibi gösterebilir.
Bu nedenle kadın dervişlerin tarihini ortaya çıkarmak için yalnızca menâkıbnâmeler değil;
- vakfiyeler,
- tekke personel ve maaş kayıtları,
- tereke defterleri,
- şer‘iyye sicilleri,
- mezar kitabeleri,
- tarikat silsileleri,
- sözlü anlatılar ve nefesler
birlikte değerlendirilmelidir.
Sonuç: Yolun yarısı değil, yolun canları
Kadınlar tasavvuf tarihinde yalnızca anne, eş ve kardeş olarak değil; yol kurucusu, emanet taşıyıcısı, müride yetiştiricisi, vakıf sahibi ve manevî önder olarak yer almıştır. Bâcıyân-ı Rûm’un yapısı hakkında bütün ayrıntıları bilmiyor olabiliriz. Fakat Âşıkpaşazâde’nin onları Gaziyân, Ahiyân ve Abdalân ile birlikte anması, kadınların Anadolu’nun kuruluş çağındaki toplumsal ve tasavvufî hareketliliğin dışında olmadığını gösteren önemli bir kayıttır.
Hasan Kâimî’nin eşi çevresinde oluşan kadın vekilhânesi de XVII. yüzyıl Bosna’sında kadın dervişlerin örgütlü ve etkin bir varlık gösterebildiklerini ortaya koymaktadır. Osmanlı arşivlerindeki kadın tekke görevlileri ise bu varlığın sonraki yüzyıllarda da devam ettiğini belgelemektedir.
Kadın dervişleri tarihe sonradan eklemiyoruz. Onlar zaten yolun içindeydiler. Yapılması gereken, erkek merkezli tarih anlatısının örttüğü izleri yeniden okumaktır.
Çünkü meydanda kadın ve erkekten önce can vardır.
Hizmetin cinsiyeti değil, rızalığı vardır.
İrfanın sahibi değil, talibi vardır.
Aşk ile Hû.
Kaynakça
- Aščerić-Todd, Ines, Dervishes and Islam in Bosnia: Sufi Dimensions to the Formation of Bosnian Muslim Society, Brill, Leiden, 2015.
- Âşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman, haz. Âli Bey, İstanbul, 1332/1914.
- Bayram, Mikâil, “Bâcıyân-ı Rûm”, Osmanlı, Cilt VI, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s. 365–379.
- Çubukçu, Hatice, “Bâcıyân-ı Rûm ve Anadolu Tasavvufundaki Yeri”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi.
- Kuehn, Sara, “Bektaşi Female Leadership in a Transnational Context”, Religions, 14/8, 2023.
- Kaplan, Merve, Women’s Participation in Dervish Lodges: Koca Mustafa Pasha, Merkez Efendi and the Şah Sultan Complexes, Boğaziçi Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2016.
- Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
- Roded, Ruth, Women in Islamic Biographical Collections: From Ibn Sa‘d to Who’s Who, Lynne Rienner Publishers, 1994.
- Sırım, Veli, “Osmanlı Kadınının Ekonomik Hayata Etkin Katılımı: Bâcıyân-ı Rûm Örneği”, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Cilt 4, Sayı 8, 2015.
- TDV İslâm Ansiklopedisi, “Kāimî” maddesi.
- Yanacı, Sema, “Arşiv Belgelerine Göre Tekkelerde Kadınlar ve Görevleri”, İslam Tetkikleri Dergisi, 2022.












Bir cevap yazın