Kerpiçten evleri olan bir köyde, toprağın gerçekliğini doğrudan hissederek doğdum. Özümü hiçbir zaman süslü kavramlara, dayatılmış anlamlara teslim etmedim. Toprağın ana olduğunu; insanın ondan doğup yine ona döneceğini unutmadan yaşadım. Evlerin yalnızca bir barınak, kıyafetin yalnızca örtünmek için var olduğunu; yemenin, çoğalmanın ve hayatta kalmanın ise yaşamın biyolojik zorunlulukları olduğunu inkâr etmedim.
Bir zamanlar beyin cerrahı olmak istiyordum. Fakat dünya, arzulara göre değil; çoğu zaman güç dengelerine göre şekilleniyordu. “Sistem” dedikleri yapının sertliğini erken yaşta tanıdım. Yine de geri çekilmedim. Çünkü insanı insan yapan şeyin, ona sunulan imkânlar değil; kendini aşma çabası olduğunu düşünmeye başladım.
Okudum, araştırdım, zihnimi diri tutmaya çalıştım. Engeller beni durdurmadı; aksine içimde daha keskin bir soruyu büyüttü: İnsan nedir ve ben kimim?
Tam burada Nietzsche’nin gölgesi düşer düşüncelerime… Gerçek dediğimiz şey, bize hazır verilmiş bir anlam değil; insanın karşı koyarak, parçalayarak ve yeniden kurarak inşa ettiği bir güç alanıdır. Zekâ da doğuştan sabit kalan bir miras değil; kendini sürekli aşmaya çalışan iradenin biçim değiştirmiş hâlidir.
Bu yüzden “hiçlik” dediğim şey bir son değil, bir yüzleşmedir. Anlamın çöktüğü yerde insan ya dağılıp kaybolur ya da kendini yeniden yaratır. Benim için geriye kalan şey boşluk değil; o boşluğun içine bakabilecek cesarettir.












Bir cevap yazın