Dâire, Güneşin Resmidir.
Güneş; göğün ortasında duran bir dâiredir.
Işığını dört yana eşitçe dağıtır; kimseyi dışarıda bırakmaz, kimseye sırtını dönmez.
Bu sebeple dâire; yalnız bir şekil değil, adâletin de sembolüdür.
Dâirede başlangıç ile son birbirine yaklaşır.
Bir nokta yürüdükçe yeniden kendi kaynağına döner.
Mevsimler gibi, gece ile gündüz gibi, tohumun toprağa düşüp yeniden başak oluşu gibi…
İnsan da dâirenin içinde hakîkati öğrenir.
Doğar, büyür, öğrenir, üretir, verir, hatırlar ve sonunda geldiği toprağa emânetini bırakır.
Güneşin dâiresi, hayatın kesintisiz devrini anlatır.
Bu yüzden kadîm insan, evini dâireyle kurdu; çadırını dâireyle ördü; ocağını merkeze koydu; etrafında halka oldu.
Çünkü merkezin ateşi herkesindi.
Işığın kaynağı herkesindi.
Söz, türkü, ekmek ve emek; dâirenin içinde bölüşülürdü.
Dâire; güneşin yeryüzüne düşmüş gölgesidir.
Ve insan, dâireyi unuttuğu gün; yalnız mimârîyi değil, paylaşmayı, dönmeyi, tamamlanmayı ve bütün olmayı da unutmuştur.
İnsanoğlunun yeryüzündeki ilk yürüyüşü, bir fıtrat ve teslimiyet yürüyüşüydü.
İlk insanlar toprağa ilk adımlarını bastıklarında, coğrafyaya meydan okumayı değil; coğrafyanın fısıltısını dinlemeyi seçtiler.
Nehirlerin akışına baktılar.
Rüzgârın estiği koridorları dinlediler.
Güneşin doğuşunu, gölgelerin yönünü, mevsimlerin dönüşünü takip ettiler.
İlk yerleşimler; toprağın, suyun, rüzgârın ve güneşin diliyle kuruldu.
İnsan doğayı hükmedilecek bir şey olarak görmüyor; onun ritmiyle uyumlu bir hayat inşa ediyordu.
Çünkü yön duygusu tabelalardan değil, gökyüzünden okunuyordu.
Zaman, saatlerden değil; güneşten, yıldızlardan, yağmurdan, tohumdan ve hasattan öğreniliyordu.
İnsan, dâiresel nizamın içinde yaşarken yeryüzünün ritmiyle bütünleşiyor; kendi ruhsal merkeziyle bağını koparmıyordu.
Dâirenin şifâsı, insanın fıtratını koruyan en güçlü kalkandı.
Zaman henüz doğrusal bir sömürü şeridi değil, kozmik bir döngüydü.
Mekân ise insanı hapseden bir hücre değil; toprağın gökyüzüyle kucaklaştığı mukaddes bir yuvaydı.
İşte Güneş Bilinci, insanın bu ilk hakîkatini yeniden hatırlamasıdır.
Güneş Bilinci; yalnızca gökte duran bir yıldızı seyretmek değildir.
Güneş Bilinci; hayatın kaynağını, paylaşmanın adâletini, zamanın devrini ve insanın yeryüzündeki sorumluluğunu kavramaktır.
Güneş, doğarken hiçbir evin çatısını ayırmaz.
Hiçbir çocuğun yüzüne eksik doğmaz.
Hiçbir tarlaya, hiçbir ağaca, hiçbir kuşa, “Sen bu ışığa lâyık değilsin.” demez.
Güneşin adâleti; seçmeden doğmasındadır.
Güneş Bilinci de insanın bu adâleti kendi hayatına taşımasıdır.
Bir öğretmen, bilgiyi çocukların zihnine ışık gibi ulaştırıyorsa Güneş Bilinci taşır.
Bir çiftçi, toprağı yalnız kazanç kapısı değil; gelecek nesillere bırakılmış bir emânet biliyorsa Güneş Bilinci taşır.
Bir usta, yaptığı işe alın terini, güzelliği ve vicdânı katıyorsa Güneş Bilinci taşır.
Bir yönetici, makamını kendisine kurulmuş bir taht değil; halka hizmet için verilmiş bir sorumluluk sayıyorsa Güneş Bilinci taşır.
Bir şehir, çocuklarını beton duvarların arasına hapsetmiyor; ağaca, suya, oyuna, meydana ve komşuluğa açıyorsa Güneş Bilinci taşır.
Çünkü güneş yalnız gökyüzünde değildir.
Güneş, insanın vicdânında da doğar.
İnsan kendi içindeki güneşi söndürdüğünde; evleri büyür ama yuvaları küçülür.
Şehirleri genişler ama nefesi daralır.
Yolları çoğalır ama yönünü kaybeder.
Bilgisi artar ama hikmeti azalır.
Eşyası çoğalır ama kanaati eksilir.
Bu sebeple çağımızın en büyük yoksulluğu, yalnız ekmek yoksulluğu değildir.
Çağımızın en büyük yoksulluğu; ışığını kaybetmiş insanın yoksulluğudur.
Güneş Bilinci, insana yeniden kendi merkezini gösterir.
Bu merkez; kibir değildir.
Bu merkez; başkasını küçültmek değildir.
Bu merkez; her şeyi kendine bağlamak hiç değildir.
Merkez; insanın kendisini bütünün bir parçası olarak bilmesidir.
Bir ağacın kökü gibi toprağa bağlı olmak;
dalları gibi göğe uzanmak;
meyvesi gibi başkasına fayda vermektir.
Dâirede köşe yoktur.
Köşe, ayrımı ve sertliği çağrıştırır.
Dâire ise birbirine bağlanan halkaların dilidir.
Aile bir halkadır.
Mahalle bir halkadır.
Köy bir halkadır.
Şehir bir halkadır.
Millet; bu halkaların birbirini kırmadan, birbirini dışlamadan, birbirine hayat vererek büyümesidir.
Güneş Bilinci, insanı yeniden halka kurmaya çağırır.
Sofrada halka kurmaya.
Meydanda halka kurmaya.
Türküde, oyunda, imecede, bayramda halka kurmaya.
Bilgide, üretimde, adâlette ve paylaşımda halka kurmaya.
Kadîm Anadolu’nun köy meydanları bunun için vardı.
Çınarın gölgesi bunun için vardı.
Çeşmenin başında buluşan insanlar bunun için vardı.
İmece bunun için vardı.
Âşıkların sazı, anaların ninnisi, ustaların eli, çocukların oyunu; insanı yeniden ortak hayata çağırmak için vardı.
Bugün bu halkalar kırılmıştır.
İnsan, komşusunu tanımadan apartman katlarında yaşamaktadır.
Çocuk, toprağa değmeden büyümektedir.
Yaşlı, mahallesinden koparılıp yalnızlığa bırakılmaktadır.
Su, bir emânet olmaktan çıkarılıp tüketilecek bir mala çevrilmektedir.
Toprak, bereketin anası değil; üzerine daha çok beton dökülecek boş bir alan gibi görülmektedir.
Güneş Bilinci, işte bu kırılışı onarmanın adıdır.
Yeniden toprağa dönmektir.
Yeniden suyu dinlemektir.
Yeniden ağacın gölgesine oturmaktır.
Yeniden çocukların gözünde geleceği görmektir.
Yeniden kadınların emeğini, yaşlıların sözünü, ustaların bilgisini ve gençlerin enerjisini aynı halkada buluşturmaktır.
Güneş Yurdu Anadolu; yalnız güneş enerjisi kullanan evlerin, yeşil tarlaların veya taş duvarlı köylerin adı değildir.
Güneş Yurdu Anadolu; insanın insana gölge değil, ışık olduğu hayat nîzâmıdır.
Bu nîzâmda ev; kapısı komşuya açık bir yuvadır.
Sokak; çocuğun güvenle oynadığı ortak mekândır.
Meydan; halkın birbirini gördüğü, duyduğu ve karar verdiği yerdir.
Okul; yalnız sınava hazırlayan bina değil, hayatı öğreten ocaktır.
Tarla; üretimin yanında şükrün ve sabrın mektebidir.
Şehir; betonun yükseldiği yer değil, hâfızanın, adâletin ve müşterek hayatın korunduğu yerdir.
Güneş Bilinci bize şunu söyler;
Hiçbir insan karanlıkta bırakılmamalıdır.
Hiçbir çocuk imkânsızlığa mahkûm edilmemelidir.
Hiçbir köy unutulmamalıdır.
Hiçbir yaşlı yalnızlığa terk edilmemelidir.
Hiçbir dere kirletilmemelidir.
Hiçbir zeytinlik, hiçbir orman, hiçbir tarihî yapı; sırf daha çok kazanç uğruna feda edilmemelidir.
Çünkü ışık bölünmez.
Işık paylaşıldıkça azalmaz.
Işık, bir gönülden başka bir gönle geçtiğinde çoğalır.
Güneş Bilinci; paylaşılmış akıldır.
Paylaşılmış emektir.
Paylaşılmış ekmektir.
Paylaşılmış bilgidir.
Paylaşılmış adâlettir.
Ve en çok da paylaşılmış umuttur.
Anadolu’nun yeniden dirilişi, bu bilincin yeniden doğmasıyla başlayacaktır.
Evlerimiz güneşe dönecek.
Meydanlarımız yeniden insanla dolacak.
Köylerimiz üretimle, türkülerle ve çocuk sesleriyle canlanacak.
Şehirlerimiz suyu, taşı, ağacı ve tarihiyle yeniden barışacaktır.
Çünkü insan, güneşe yüzünü döndüğünde yalnız aydınlanmaz.
Kendi içindeki karanlığı da görür.
Ve görmeye cesâret eden insan, değişmeye başlar.
Değişen insan; ailesini, mahallesini, köyünü, şehrini ve nihâyet yurdunu dönüştürür.
Güneş Bilinci budur.
Kendi içindeki ışığı bulmak,
o ışığı başkasından esirgememek
ve yeryüzünü hep birlikte yeniden bir yuva kılmaktır…
Kültürel Miras Seferberliği *












Bir cevap yazın