Hikâye şöyle başladı:
Doğu’da, bir yetimhanenin ranzasında uyandı ışık.
Tozluydu, yorgundu, biraz da kırgın.
Batı’ya varmak için önünde binlerce parlak yalan,
binlerce “gitme” diyen gölge vardı.
İlk durak: Mezopotamya’da kaçak çayın buharı.
İkinci durak: Toroslar’da bir kurdun buz tutmuş nefesi.
Son durak: Ege’de, intihara meyilli bir dalganın tam ortası.
Güneş korkmadı kararmaktan.
Biliyordu:
Batmak, yeraltına çekilip yeni bir isyan planlamaktır.
Kısalığına bakıp aldanma o parıltının.
O dar vakte sığdırılan hırs,
karanlığı boğmaya yeminli bir kan lekesidir.
/Gökyüzü kan revan içinde şimdi./
Güneş ceketini alıp giderken
Batı’nın karanlık dehlizlerine,
arkasında bıraktığı o turuncu veda,
yarının ilk kurşunuydu.
/Kapanmaz bu yara…/
Öylece çekip gitmek yakışmazdı güneşin fıtratına.
Cebinde kırık aynalar,
avucunda sönmüş yıldız tozları vardı.
Batı dedikleri o devasa beton mezarlığa girdiğinde,
güneş artık bir yıldız değil,
kendi gökyüzünde kaçak bir mülteciydi.
Baktı ki şehir, vitrin camlarından sahte cennetler kurmuş.
Baktı ki insanlar, gölgelerini pazara çıkarmış.
/Aşk dediğin,/ diye mırıldandı güneş,
/karanlığın kalbine bir kibrit çakıp
yanmamasını ummaktır./
İşte o an başladı asıl kıyamet:
Gökdelenlerin kibirli camlarını tek tek kırdı ışığıyla.
Asfalta sinmiş o soğuk yalnızlığı ateşe verdi.
Ve Batı’nın ruhsuz ufkuna kanlı bir imza attı:
Geleceğim.
Güneşin meselesi, bir günün bitişi değildi.
Bir direnişin vadesiz çekiydi.
Kısacık ömrüne sığdırdığı o devasa yangın,
gecenin karanlık ordusuna karşı çekilmiş
büyük bir restti.
Şimdi karanlık sevinsin bakalım.
Güneş battı diye kadeh kaldırsın o sinsi baykuşlar.
Bilmiyorlar ki
sende sönen her kıvılcım,
bende patlamaya hazır volkanları kurar.
Teşhis
Güneş şimdi yeraltında.
Şehrin lağımlarına sızmış bir firari.
Işığını bir muşta gibi saklıyor
karanlığın cebinde.
Batı’da bitti sananlar yanılıyor.
O, toprağın altında kökleri kışkırtıyor.
Fay hatlarına eğilip fısıldıyor:
“Vakti geldiğinde vurun.”
Mesele o kadar masum değil artık.
Aşk dediğin,
bir intikamın ağır çekimidir.
Güneş geceyi bir morg gibi geziyor şimdi.
Soğuk odalarda unutulan yalnızlıkları,
kilitli kapılar ardındaki hıçkırıkları topluyor.
Sabah uyandığında
yüzüne sürdüğü o parlak sarı,
gece topladığı bütün dertlerin
yakılmış hâlidir aslında.
Bak, buraya not düşülsün:
Yıldızlar, gökyüzünün süsü değil;
güneşin casuslarıdır.
Ay, yalnızca bir yansıma değil;
geceyi oyalayan bir dublördür.
Şafak sökerken göreceğin o kızıllık,
güneşin gökyüzüyle girdiği
kanlı kavganın izidir.
Kısaydı gün diye hayıflanan o sığ kalabalığa inat,
güneş Batı’nın ensesine bir öpücük değil,
bir meydan okuma bırakıp süzülür yeraltına.
Yine gelecek.
Ama bu kez aydınlatmak için değil;
sahte neonları, plastik kahramanları
ve ruhunu kiralığa çıkarmış bu kenti
ateşiyle vaftiz etmek için.
Şafak Operasyonu
Güneş yeraltında sigarasını söndürdü.
Küllerini tarihin tozlu sayfalarına üfledi.
Mesele dönmek değil.
Mesele, dönerken kimin rüyasını böleceğin,
kimin kurgusunu ateşe vereceğindir.
Bak, gece biterken şehir kusmaya başlıyor:
Bar taburelerinde unutulmuş onurlar,
kaldırımlara dökülmüş plastik sevdalar,
cam kırıklarına sinmiş ucuz yeminler…
Güneş hepsini görüyor
o zifiri mahzenden.
Aşk dediğin;
bir sabah uyandığında,
karanlığın suratına tükürür gibi
yeniden doğmaktır.
Şimdi sıkı dur:
Güneşin elinde bir kutu kibrit,
kalbimizde bin yıllık bir soğukluk var.
Doğu’nun ufku bir yay gibi geriliyor.
Ok fırlatıldı.
Emir verildi:
Önce sahtekârları yakın,
sonra gölgeleri.
Güneş doğmuyor.
Güneş, gecenin gırtlağına basarak
tırmanıyor göğe.
O şafak vaktinde gördüğün titreme,
ışığın korkusundan değil;
karanlığın can çekişindendir.
Batı’da biten o hikâye,
şimdi Doğu’da bir ihtilal gibi
yeniden yazılıyor.
Kısacık bir gündü, evet.
Ama o günün içine sığdırılan devasa hırs,
bütün bir ömrü yakmaya yeter.
/Güneş doğuyorsa,
hâlâ çekilmemiş acılarımız var demektir./
Enkazın Bilançosu
Su ateşi boğdu,
ateş suyu buharlaştırdı;
geriye yalnızca nemli bir sessizlik kaldı.
Güneş ayı kovaladı,
ay güneşe küstü;
gökyüzü ikiye bölündü.
Yangın küle döndüğünde anladık ki
aşk, kendi küllerinden
yeni bir cehennem yaratma inadıymış.
Şimdi Batı’da sular ısınıyor,
Doğu’da ateş harlanıyor.
Ay çekiliyor sahneden.
Güneş kanlı gömleğini giyiyor.
Hikâye bitti sananlara söyleyin:
Külün altındaki o tek kıvılcım,
bütün okyanusları buharlaştırmaya yeminli.
/Aşk,
bir bardak suda boğulma teşebbüsüdür./












Bir cevap yazın