Gupçin gulga yüzün bal çalar
Kuman yolda, kendin burda gül cemal
Aş gursakta, ur torpakta hak kemal
Sen yücesen, ben yücesen ayn kelam
Sıddık cana cennettir öz sözüm
Bu öz her cihanda gör gözüm
İkilik değil mercek-i kaidedir lisanım
Sen yücesen, ben yücesen ayn kelam
Ehl-i kubur gök süvari göç gelen
Göç bilenden arz kalemden ser kur an
Vardı kalkış cem-i turda ya turan
Sen yücesen, ben yücesen ayn kelam
Meskendir ol zat-ı kadim iş bu cihan
Ol nefes-i pür kelamdır iş bu ikrar-ı kuran
Perde-i atıl kalktı iş kör göze ehli şifan
Sen yücesen, ben yücesen ayn kelam
Gül dalından kervan, yol kokun
Misk-i amber tahtın ol sükun
Aren oğuz kızık boy soyun
Sen yücesen, ben yücesen ayn kelam
Beril Özdoğan imzalı bu şiir, Alevi-Bektaşi irfanıyla okunduğunda insanın cemalinde Hakk’ın izini görme, ikilikten geçme, ikrarına sadık kalma ve geçmişten gelen yol hafızasını taşıma ekseninde anlam kazanıyor. Ancak bu, şiirin mümkün yorumlarından biridir; bütün Alevi-Bektaşi geleneklerini temsil eden kesin bir öğreti açıklaması değildir.
Önce küçük bir ayrım yapalım: “Gupçin gulga”, “ser kur an”, “Aren” gibi ifadelerin anlamı, şairin açıklaması olmadan belirgin değil. Bunlara kesin karşılıklar vermek doğru olmaz. Önceki açıklamadaki “Gupçin gulga olağanüstü bir sabahtır”, “aş aslında aşktır” ve “Turan soyun ulviliğidir” yorumları metinden doğrulanamıyor. Aşağıdaki okumada açık kelimelerden hareket ederek irfani çağrışımları değerlendirelim.
“Sen yücesen, ben yücesen ayn kelam”
Şiirin bütün dörtlüklerini birbirine bağlayan bu dize, yorumun da merkezidir. Alevi-Bektaşi irfanı açısından burada, karşısındaki canı kendisi kadar değerli görme ve benlik davasından uzaklaşma çağrısı duyulabilir.
“Sen yücesen, ben yücesen” sözünü, iki kişinin kendisini ululaması şeklinde okumak yerine, “Sende gördüğüm değeri kendimde, kendimde gördüğüm değeri sende tanırım” anlamında okuyabiliriz. Böylece birlik düşüncesi, insan ilişkilerinde karşılık bulur: Hor görmemek, incitmemek, hakkını gözetmek.
“Ayn kelam” ifadesinin yazımı ve kastı belirsizdir. “Ayn”ı doğrudan “ayna” diye çeviremeyiz. Bununla birlikte nakaratın bütünü, aynı hakikate yönelen iki canın ortak sözü olarak yorumlanabilir.
Birinci dörtlük: Cemalde görünen, toprakta olgunlaşan insan
Kuman yolda, kendin burda gül cemal
Aş gursakta, ur torpakta hak kemal
“Gül cemal”, sevgilinin güzel yüzü olmanın ötesinde, insana muhabbetle yönelen bir bakışı çağrıştırır. Bu irfani okumada yüz, insanın iç dünyasının görünür olduğu bir eşiktir. Cemali seyretmek, karşıdaki canı yalnız görünüşüyle değerlendirmeyip onda taşıdığı anlamı aramaktır.
“Kuman yolda” ifadesi bir topluluk adına gönderme yapıyor olabilir; fakat şiirdeki işlevi kesin değildir. “Yolda” ile “burda” arasındaki ilişkiyse şöyle okunabilir: İnsan bedenen bir yerde dururken gönlüyle arayışını sürdürebilir. Yolculuk, insanın kendi huyunu ve davranışını dönüştürmesidir.
“Aş”ı değiştirmeden, bildiğimiz yiyecek anlamıyla okumak da mümkündür. Bu durumda “gursak” ve “torpak”, insanın beslenen, toprağa bağlı, ölümlü varlığını hatırlatır. İrfani çağrışımı; lokmanın hakkını gözetmek, toprağın tevazuunu öğrenmek ve olgunluğu gündelik yaşayışta aramaktır. “Ur” kelimesi açıklığa kavuşmadan dizenin tamamına kesin anlam yükleyemeyiz.
İkinci dörtlük: Öz ile sözün birliği
Sıddık cana cennettir öz sözüm
Bu öz her cihanda gör gözüm
İkilik değil mercek-i kaidedir lisanım
“Sıddık can”, burada öncelikle doğru, içten ve sözüne güvenilir insanı düşündürüyor. Metinde ayrıca bir işaret bulunmadığından bunu doğrudan Hz. Ebubekir’e bağlamak gerekmiyor.
“Öz sözüm” ifadesi, insanın söylediğiyle yaşadığının birbirini tutması üzerinden okunabilir. Doğru söz, incinmiş bir gönlü rahatlatır; güven verir, insanın içini ferahlatır. “Cennettir” sözü bu ferahlığın şiirsel karşılığı olabilir.
“Bu öz her cihanda gör gözüm” dizesi ise dış görünüşlerin ardındaki ortak değeri fark etmeye çağırır. Burada gönül gözü, insanları ayıran görünüşlerin içinde insani yakınlığı görebilen anlayış olarak düşünülebilir.
“Mercek-i kaide” yerleşik bir tasavvuf terimi olarak açık değildir. Fakat hemen önündeki “ikilik değil” sözü, şairin yönelişini gösterir: Dil, ayrılığı çoğaltmak yerine birbirimizi anlamamıza hizmet etsin. Bu okumanın ahlaki karşılığı, sözün sorumluluğunu taşımaktır.
Üçüncü dörtlük: Göçenler ve yaşayan hafıza
Ehl-i kubur gök süvari göç gelen
Göç bilenden arz kalemden ser kur an
Vardı kalkış cem-i turda ya turan
“Ehl-i kubur”, kabir ehli demektir. “Göç”le birlikte düşünüldüğünde, Alevi-Bektaşi dilindeki Hakk’a yürüme söyleyişini çağrıştırır. Burada geçmişte yaşamış canlarla bugünün insanı arasında bir hatıra bağı kurulabilir: İnsan göçer; sözü, emeği ve bıraktığı iz yaşamaya devam eder.
“Gök süvari”, bu hatıraya destansı bir görünüş kazandırıyor. Atlı ataları, göç yollarını veya manevi yolculuğu düşündürebilir; tek başına belirli bir eski Türk inancını kanıtlamaz.
“Cem-i tur” ifadesindeki “Tur”, Tûr Dağı olarak kastedildiyse, tecelli ve hakikatle karşılaşma çağrışımı kurulabilir. Cemle birlikte okunduğunda, kişinin topluluk içinde kendi özüyle yüzleşmesini düşündürür. Ancak bu, ifadenin kesin çözümü değildir.
“Turan”ı da doğrudan “soyun kutsallığı” diye açıklamak metni aşar. Bu dörtlükte daha ölçülü yorum, göçün, ataların ve manevi arayışın aynı şiirsel hafızada buluşmasıdır.
Dördüncü dörtlük: İkrarın söze ve yaşayışa dönüşmesi
Meskendir ol zat-ı kadim iş bu cihan
Ol nefes-i pür kelamdır iş bu ikrar-ı kuran
Perde-i atıl kalktı iş kör göze ehli şifan
“Zât-ı kadim”, ezelî varlığı ifade eder. “Cihan onun meskenidir” sözü, burada mecazen, varlıkta ilahi izleri görme biçiminde okunabilir. Bu yorumda dünya, insanın hakikati aradığı ve sorumluluğunu yerine getirdiği alandır.
Dörtlüğün en belirgin yol kavramı ikrardır. Bektaşi erkânında ikrar, yola girişte verilen bağlayıcı sözle ilişkilidir; talibin manevi ve ahlaki sorumluluğunu ifade eder. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Bektaşîlik”
Bu nedenle “nefes”, “kelam” ve “ikrar”ı birlikte düşündüğümüzde şu yorum ortaya çıkar: Söylenen hakikat, insanın davranışında görünmelidir. Muhabbetten söz eden dilin, yaşarken de muhabbeti gözetmesi beklenir.
“Perdenin kalkması”, insanın kendi kavrayışını örten kibir, önyargı ve bilgisizliği fark etmesi olarak okunabilir. “Kör göz” de bu bağlamda mecazi bir görmeyiştir. Şifa, gönlün anlayışa açılmasıdır. Ancak dizenin kuruluşu belirsiz olduğu için “perde yalnız ehli şifa için kalkar” sonucunu kesinleştiremeyiz.
Beşinci dörtlük: Yolun kokusu ve soyun hatırası
Gül dalından kervan, yol kokun
Misk-i amber tahtın ol sükun
Aren oğuz kızık boy soyun
Gül, misk ve amber, bu dörtlükte muhabbetin duyulur hâle gelmesini sağlıyor. Yolun “kokusu”, insanın çevresinde bıraktığı güzel iz olarak okunabilir: Tatlı dil, cömertlik, güven ve incelik.
“Kervan” imgesi, arayışa birlikte devam eden canları düşündürür. “Sükûn” ise gönlün yatışmasını, kişinin kendisiyle ve çevresiyle barışabilmesini çağrıştırır.
“Oğuz” ve “Kızık”, şiire tarihî aidiyet katıyor; Kızık, Oğuz boy adları arasında yer alır. Ancak bu adların şiirde geçmesi, yazarın kişisel soy bilgisini tek başına doğrulamaz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Oğuzlar”
Nakaratla birlikte okunduğunda soy vurgusuna şöyle bir anlam verilebilir: İnsan geldiği yeri hatırlarken karşısındaki canın değerini de tanır. Köklerini bilmek, taşıdığı mirasa karşı sorumluluk duymaktır. “Aren”in anlamı ise şairin açıklamasına açık kalmalıdır.
Bu okumada şiirin en güçlü çağrısı şudur: Cemalde canı tanı; sözünü özüne uydur; göçenlerin hatırasını yaşat; ikrarını davranışında göster. “Sen yücesen, ben yücesen” derken birbirinin gönlünü yücelt.
Aşk ile Hû.












Bir cevap yazın