Eşik, dış dünya ile iç dünya arasındaki geçiş çizgisidir. Dışarısı; bilinmez, yabancı ve kimi zaman tehlikeli olandır. İçerisi ise aileye, ocağa, güvene ve mahremiyete aittir. Bu yüzden eşik, yalnızca bir kapı altı değil; iki âlem arasındaki sınırın sembolüdür.
Türk mitolojisinde her yerin, her varlığın bir ruhu, bir iyesi olduğuna inanılır. Eşiğin de bir iyesi vardır: Eşik İyesi. O, dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya geçişin koruyucusudur. Şimdi anladınız mı anneanneniz, dedeniz neden “Eşik üzerinde durma, eşikte oturma” derdi?
Çünkü halk inanışında eşikte oturmak; borçluluğa, fakirliğe, uğursuzluğa ya da kötü şansa işaret sayılır. Asıl anlamı ise daha derindir: Ruhun yolu kapatılmamalıdır. Eşik, geçiş yeridir; orada durulmaz, orası işgal edilmez.
Düğünlerde gelinin damat evine girerken eşiğe basmadan büyük bir adımla içeri girmesi de bu eski inancın izlerini taşır. Bazı yerlerde eşiğe yağ ya da bal sürülmesi, Eşik İyesi’ni selamlamak; yeni gelen gelin ile evin ruhu arasında bir barış, bereket ve kabul niyazı olarak görülür.
Kapı üstlerine veya eşik yakınına at nalı, üzerlik otu, nazar boncuğu asılması da aynı anlayışın devamıdır. Amaç, kötü gözlerin, kötü niyetlerin ve uğursuzlukların ocağın içine girmesini engellemektir.
Eskiden hemen her köy evinde bu izlere rastlanırdı. Hatırlar mısınız? Kapıların üstünde bir at nalı, duvar dibinde üzerlik otu, eşikte ise sessizce duran eski bir inanç…
Demek ki eşik, yalnızca basılıp geçilen bir yer değilmiş.
O, evin sınırı; ocağın bekçisi; iki âlem arasında duran kadim bir muhafızmış.












Bir cevap yazın